TÜRK MİTOLOJİSİNDE DOĞA
Giriş
Son yıllarda isimler dikkatimi çekmeye başladı. Meltem, Bahar, Irmak, Deniz, Toprak, Demir, Aslan, Ceylan isimli arkadaşlarımla çevrili etrafım. Batı medeniyetlerinde bu isimleri pek görmedim. Bir miktarı soy adlarda kalmış belki. Biz ise bu isimleri yani adlarımızın doğa ile kaynaşmasını, doğanın bir parçası olmasını doğal buluyoruz, yadırgamıyoruz.
Türk mitolojisini okurken ögelerinin yaşamımızda ne kadar etkin olduğunu ve Cumhuriyetin kuruluşu ile Türk mitolojisindeki ögelerin ne kadar çok sahiplenildiğini fark ettim. Örneğin Türk kadınlarının özellikle annelerin, çocuklarına rüzgârın dokunmaması konusundaki hassasiyetleri, Türklerde “yel”in kötü ruhları da taşıyabildiğini öğrendiğimde anlam buldu. Bununla beraber, Bayülken, ongun gibi soyadlarının kullanılması, dilbilgisindeki “iye”lik eklerinin koruyucu sahiplenici ruh anlamındaki “iye”den türetilmiş olması cumhuriyet ve öz Türkçeye dönüş ile mitoloji arasındaki bağlantıyı düşündürdü.
Psikanalizde bitki ve hayvanların dışındaki doğa unsurları üzerine çalışmalar pek yok. Hayvanlar insan ruhsallığında daha kolay yer alıyor olmalılar. Ben de bu sunumda hayvanlarla ilgili daha çok yorum yapacağım.
Hayvanların Ruhsal Açıdan Anlamı
Klein, erken dönemlerindeki bir yazısında çocuk için çevresinin anne-babasını temsil ettiğini şöyle açıklamış:
“Ayrıca, her çocuk analizinde keşfettiğimiz şeyi görürüz: nesneler insanları temsil eder ve bu nedenle anksiyete nesneleridir. İncelemenin yazarı şöyle yazar: “Kötüye kullanılan nesneler canlanmaya başlar.” Koltuk, minder, masa, sandalye, vb. çocuğa saldırır, ona hizmet etmeyi reddeder, onu dışarı kovar. Görürüz ki, oturulacak ve yatılacak nesneler ile yataklar, çocuk analizlerinde düzenli olarak koruyucu ve seven anneyi simgeler. Yırtılmış duvar kâğıdının şeritleri annenin bedeninin iç kısmının yaralanmış halini temsil eder … Erkek çocuk doğaya yönelerek sığındığında, oranın da onun saldırdığı anne rolünü üstlendiğini görürüz. Düşmanca hayvanlar, aynı zamanda annenin içinde olduğu varsayılan babanın ve çocukların farklı hallerini temsil edilen, onun da saldırdığı babanın farklı hallerini temsil eder. Odada gerçekleşmiş olaylar şimdi daha büyük ölçekte, daha geniş bir alanda ve daha çok sayıda yeniden üretilmiş olur. Anne bedenine dönüşmüş olan dünya, çocuğa karşı düşmanca dizilmiştir ve onu cezalandırır.”
İnsanlarla ilişkilerde dile dökülemeyen hatta eyleme de dökülemeyen bazı durumlar hayvanlarla yaşanabilir. Böylelikle benliğin söze dökülemeyen durumu yeniden canlandırdığı (enactment) düşünülür. Akthar, hayvan-insan ayrımının pek olmadığı kültürlerde bu ilişkilerin gelişimi daha çok desteklediğini belirtir.
Hayvanlar düşlemin yansıtılabileceği depolar olmuşlar ve kişinin ya da topluluğun ihtiyaç duyduğu iyi ya da kötü yansıtmaları taşımışlardır. Yaban bufalosunu at sırtında avlayanlar, evcilleştirilmiş sığırları güden çobanlar, sabanlarını öküzlere çektiren çiftçiler, boğa güreşçileri ve ineğe tapanlar için bir inek farklı anlamlara gelmektedir. Düşlemin parçası oldukları kadar bazen bir kendilik parçası bazen kimlik tanımlayıcısı bazen de bir nesne olabiliyorlar. Bazı duygulanım veya karakter özelliklerinin tanımlanmasında aracı da olabilirler.
Hayvanların psikopatolojideki yerini birçok durum açısından araştıran Akthar, psikotik belirtilerde hayvanlarla ilgili içeriklerin sık görüldüğünü belirtir. Deliryumda ya da psikotik atakta vücudun, deri altının ya da sindirim sisteminin parazit kurtlarla ya da solucanlarla istilası görülebilir. Örümcekler, böcekler, yılanlar ve diğer sürüngenler psikotik içeriklerin ögeleri olabilirler. Böceklerin, psikotik ögelerin ve dile getirilemez ilkel korkuların simgesi ve deposu haline gelmesini Kafka’nın Metamorfoz’unda açık bir biçimde görürüz[1]. Sperling[2], çocuklarda görülen örümcek korkusunun ve gece terörlerinin gelecekteki bir psikotik bozukluğun habercisi olabileceğini yazar. Olgu örneklerinden yola çıktığı makalesinde örümcek korkusunun oral sadistik dürtülerin anneye yansıtıldığı ve oluşan korkunun örümceğe yer değiştirdiğini ifade eder. Aşırı görsel uyarılmanın ve annenin çocuğu reddedişinin süreçte rol alabileceğini belirtir. Sperling’e göre örümcek sembolü, çocuğun narsisistik açıdan ağır derecede yaralandığını göstermektedir. Sfinkter ve dürtü kontrolünün sağlanmaya çalışıldığı anal dönem bu açıdan hassastır ve başarısızlıkların getirdiği nefret de örümcek korkusu aracılığıyla anneye yansıtılmıştır.
Akhtar ve Dwarakanath Likantropiyi özellikle irdelerler. Likantropi, kişinin kendisinin bir kurda dönüşebileceğine dair inancı ve bu inancı gösteren davranışları içerir. Etkilenen kişiler uyumaz, gece dışarı çıkar ve sabaha kadar dolaşırlar. Kendilerini kötü ve iğrenç olarak algılar, kurtlarla ilgili düşünür ve rüyalar görür, kendilerinde şeytani güçler olduğuna inanırlar.[3] Aynaya baktıklarında bir kurt başı görürler[4]. Anksiyete ile birlikte paranoid düşünceler güçlenir. Bir likantropi olgusu ile karşılaşmanız zor olsa da mutlaka bir kurt adam filmini ya da X-men’deki Logan’ın maceralarını izlemişsinizdir.
Freud’ta Hayvanlar
Freud’un olgularında hayvanlarla karşılaşırız. Freud’un Sıçan Adam vakasında sıçanlar saldırganlığın taşıyıcıları olmuşlardır. Freud sıçan kelimesinin Sıçan Adam için farklı anlamlarını, Sıçan adamın bu kelimeye yansıttıklarını ortaya çıkartmıştır. Anal sadizm ile birlikte anal erotizm, para ve kumar ile ilgili bağlantılar, sıçanın penis ya da çocuk yerine geçmesi gibi.
Küçük Hans olgusunda ise at fobisi olan çocuk ve babasıyla yaptığı psikanalitik çalışma ile çocuğun fobisi iyileşmiştir. Küçük Hans’ın; annesinden ayrışması, erkek-kadın farkını anlaması, babasıyla erkek erkeğe ilişkileri, kastrasyon kaygısı, doğum düşlemi gibi konuları çalışmıştır. Atlardan korkan Küçük Hans babası ile atçılık oynamaya başlamış, at figürü oynanabilir hale gelmiştir.
Freud, Totem ve Tabu’da hayvanların ve doğa olaylarının totemleşmesine ve tabulaşmasına değinir. Totem hayvanı bir kimlik oluşumunun simgesi olur. Hayvanın simgeselliği ve ona duyulan itaat kullanılarak kültürel bir topluluk oluşturulmuştur:
“Totem genellikle bir hayvandır; ya yenilebilir ve zararsızdır ya da tehlikeli ve korkulan bir hayvandır. Daha seyrek olarak bir bitki ya da doğal bir olgudur (yağmur, su). Klan üyelerinin totemlerini öldürmeleri (ya da yemeleri) yasaktır; totem hayvanının kendileriyle özel bir akrabalık bağı olduğuna inanırlar. Bir bakıma ona hem ataları hem de koruyucuları olarak bakarlar.”
Totem hayvanına karşı çifte değerlikli bir tutum sergilendiğini özellikle vurgular Freud, şöyle der:
“Totem aynı anda hem saygı hem korku, hem sevgi hem de dehşet nesnesidir. Onu öldürmek bir suçtur, ama törensel günlerde bunu yapmak bir görevdir.”
Totem hayvanına yönelik tavırlar törenleştirilerek bir topluluk bilinci oluşmaktadır. Birincil sürü’nün baba-lideri yemesi ile medeniyetin ilk adımları atılmıştır:
“Başlangıçta totem hayvanı babanın bir ikamesinden başka bir şey değildi ve bu nedenle totem yasakları, Ödipus’un iki suçuyla –babayı öldürmek ve anneyle evlenmek– böylesine yakından örtüşüyordu. Totem şöleni, baba cinayetinin, o şiddetli ilksel babayı öldürme eyleminin yinelenmesi ve anılmasıydı.”
Freud Totem ve Tabu’da antropolog Frazer’dan çok alıntı yapar. Frazer, totem hayvanı ile ilgili törenlerde insanın hayvanla simbiyotik bir ilişkiye girdiğini, ruhunu ona koruması için verdiğini ve karşılığında sihirli güçler aldığını öne sürer. Bu tespitler insanın ilkel halini de göstermektedir: simbiyoz durumu, korunma ihtiyacı ve büyüsel tümgüçlülük.
Freud ilkel insanın dinamiklerinin nevrotiklerden farklı olduğunu gösterir. Aslında paranoid-şizoid konumun, preödipal yapının, sınırda yapılanmaların ve ilkel savunmaların dinamiklerini anlatmaktadır. Ama bu terimleri kullanmamaktadır.
Örneğin obsesif nevrozlu birisinin bir başkasına zarar vermekten ama ilkel insanın kendisinin zarara uğramaktan korktuğunu açıklayarak aralarındaki farkı gösterir. Nevrotik kişi saldırganlığını yansıtmaktan korkarken ve bastırırken ilkel insan yansıttığının kendisine dönmesinden korkar çünkü yansıtmalı özdeşimi kullanmaktadır. Freud’un bu metinde yansıtma olarak adlandırdığı durumların çoğu yansıtmalı özdeşleşmedir. Dürtülerin gücünün ve benliğin zayıflığının yansıtmalı özdeşleşme ile dürtü yüklü kendilik parçalarının nasıl ölülere, liderlere, kayınvalide-kayınpedere, canlı-cansız cisimlere atıldığını anlatır. Bunların dokunma ve bulaşma korkularına dönüşümünü açıklar.
Dürtüler şiddetlenip preödipal nitelikler kazandıkça çifte değerlilik[5] kişinin kendisi tarafından algılanamaz hale gelir. Tabular ve sert üstbenlik bu aşamada devreye girer. Tüm bu süreçlerde saldırganlık ve cinsellik dürtüleriyle ne yapılacağı temel rol oynar. Saldırganlığın ilkel savunmaları nasıl güçlendirdiğini ve paranoid-şizoid konumdaki dinamiklerini Klein açıklamıştır.
Animizmi ve büyüsel düşünceyi irdeleyen Freud bu düşünce sistemi ile ilgili saptamalarını da belirtir. Tabu nesnesi, tabulaşan kişi ya da totem büyüsel güce sahiptir çünkü insanların büyüsel dünyasının nesneleridir. Büyüsel gücü, ayartma kapasitesine bağlar ve bulaşıcılığının altını çizer. Freud’un ayartma kapasitesi dediği libido ve saldırganlığın akışkan ve değişken niteliğinin canlı olmasıdır. Animizim ve büyüsel düşüncede düşünce tümgüçlüdür, gerçekliği değiştirme gücüne sahiptir. Benlik, çocuksu narsisizm düzeyinde tümgüçlü bir biçimde dış gerçekliği yönettiğine inanırken iç-dış ayrımı ile kendilik ve nesne ayrımı karışır. Bu açıdan büyüsel düşünce birincil sürece yakındır. Aynı zamanda büyüsel düşünme biçimine ulaşmış birisi yalıtım savunma mekanizmasını kullanabilir. Böylelikle ikincil süreç düşünme biçimiyle beraber büyüsel düşünmeyi yalıtılmış ve birbirinden ayrı bir halde sürdürebilir. Jacobson büyüsel düşünce ile bilinçdışında kişinin kontrol edilemez süreçlerin “birisinin” kontrolünde olduğu yanılsamasını sürdürdüğünü belirtir. Büyüsel düşünce ile tabunun oluşumu topluluk tarafından kabul edilirse yasaya başlangıçtaki olağanüstü gücünü verir.
Şimdi antropolog Malinowski’nin tespitlerine dikkat çekmek istiyorum çünkü Malinowski psikanalistleri sevmezse de tespitleri değerlidir.
İlkel İnsanda Mit - Malinowski
Malinowski, miti, “sadece bir hikâye” değil; ilksel zamanda gerçekten yaşanmış ve hâlâ “daha büyük bir gerçekliğin ifadesi” olarak kaderi ve davranışı etkileyen yaşayan bir hakikat sayar. İnanan biri için mit; ritüele, ahlâka ve günlük davranışa hükmedici bir güç taşır.
Yaşayan hakikat olarak mit, insanın bilinçdışı gerçekliğinin parçalarını da taşıyarak, tutarak ve yapılandırarak yaşar.
Miti doğru kavramak için onu “canlı” bağlamında incelemek gerektiğini belirtir. Ona göre mitin metnini kâğıt üzerinde okumak yetmez; mit, yaşayan inancın, toplumsal örgütlenmenin, pratik ahlâkın ve göreneklerin içinde anlaşılır. Mitlerin metne indirgenmiş biçimlerinin, bu bağlam kopukluğu yüzünden mitin psikolojik ve kültürel işlevini perdeleyebileceğini düşünür.
Bu açıdan mit, toplum içinde bedensel ve eylemseldir aslında.
Mit sürekli olarak ilksel bir gerçekliği “anlatısal olarak yeniden diriltir”. Bu nedenle mit, “boş bir masal” değil, “etkin bir güç”tür der; entelektüel teori olmaktan çok, “pragmatik bir tüzük” işlevi görür. Bu “tüzük” işlevi psikolojik açıdan şunları kapsar: inancı ifade etme, güçlendirme ve kodlama; ahlâkı koruma ve uygulatma; ritüelin etkinliğine dayanak olma; insana pratik kılavuzluk etme ve topluluklar arası hiyerarşiyi belirleme. Özetle, mit hem içsel hem dışsal dünyanın dayanak metnidir. Anlatı türleri arasında mitin motivasyonel ağırlığını ayrıştırır. Şöyle der:
“Halk masalı, mevsimlik bir gösteridir ve bir sosyallik eylemidir. Efsane, olağanüstü gerçeklikle temasın kışkırttığı tarihin ufuklarını açar. Mit; ritüel, tören, bir toplumsal ya da ahlaki kural; gerekçelendirmeye, eskilik güvencesine, gerçekliğe ve kutsallığa ihtiyaç duyduğunda devreye girer.”
Bu yüzden mit, yalnızca “doğayı açıklayan” bir kurgu değildir; kural ve kurumlara gerekçe sunan kutsal anlatı sınıfıdır.
İşlevsel olarak mit, riskin yüksek ve kaygının yoğun olduğu durumlarda güdüyü ve davranışı örgütler. “Önemli hiçbir büyü” miti olmadan var olmaz.
Soy, gelenek, kültür sürekliliği, yaşlı ile genç arasındaki ilişki ve geçmişteki insan tavrı ile yakından bağlantılıdır. Psikolojik olarak bu, kimliği ve kuşaklararası otoriteyi istikrarlı kılar.[6]
Bu tespitlerden yola çıkarsak mit; kimlik aracılığı ile üstbenliği, yol göstericiliği ile benliği, ilkel içerikleri taşıyarak altbenliği, eylemsel ve canlılığı ile kendiliği yapılandırır. Psikolojik gerileme anlarında mit, ruhsal açıdan bir yol çizer ve kişiye ağır gelen içeriği taşıyacak bir ruhsal “taşıyıcı depo işlevi” görür. Taşıyıcı depo işlevi, etkin, eylemsel ve zihinselleştiricidir çünkü bir grup etkileşimi içindedir. Topluluk içinde, gerileme halindeki bireyin içe ve dışa yansıtma döngüsüne girebilmesini, yaşadıklarını dışsallaştırabilmesini ve dile dökebilmesini sağlar.[7]
Türkler
Türk mitolojisinde hayvanlar önemli karakterlerdir. Dünyanın yaratılışında, insanın türeyişinde, Türklerin göçlerinde, savaşlarında, kimliklerinde, doğumlarında, düğünlerinde ve ölümlerinde rol alırlar.
Göktürklerin türeyiş efsanesinde savaş sonrası sağ kalan çocuğu bir dişi kurt (Asena) emzirip kurtarır; soy ondan devam eder.[8] Kurt burada hem ataların anası hem de ulusun koruyucusudur. Kurt, türeyiş mitinde atalık–köken açısından referanstır, atasözlerinde güç ve cesaret için bir normdur, av-avcı ilişkisi açısından örnek avcıdır, sürüsünün lideridir. Ergenekon Destanı’nda orduya yol gösteren “bozkurt” figürü rehber-lider rolü üstlenir.[9] [10]
Gök kurt ve Ak geyik Cengiz Hanın ataları sayılırlar. Geyik, Altay şamanizminde kutsal bir hayvandır; ruhların atası olarak görülür.[11]
Altay mitolojisinde kartal, Gök Tanrı Ülgen’in habercisi ve gökle yer arasındaki aracıdır.[12] Her Türk boyunun bir “kuş ongunu” vardır; destanlar bu kuşların adlarını önemle zikreder. “Ongun” eski Türk ve Moğol geleneğinde bir boyun kutsal saydığı, onu koruyan ve temsil eden totemik varlıktır. 24 Türk boyunun, kartal, şahin, doğan ve baykuş türlerinden ongunları vardır.
Avcı kuşlar; yüksekte ve gökte olmaları, avcılıktaki ustalıkları, saldırganlıklarının eğitilebilmesi gibi nedenlerle öykünülen bir konumdadırlar.
Şamanın yardımcı ruhları genellikle ayı, geyik, kurt ve kuştur. Şaman trans hâlindeyken bu hayvanların ruhlarından yardım alır.[13] At hem savaşın hem de öte dünyaya yolculuğun aracıdır.[14] [15] Pars/Kaplan, hükümdarlık ve cesaret simgesidir. Oğuz Kağan Destanı’nda hakanın otağına kaplan postu serildiği anlatılır.[16] [17]
Kurdun baba-ata olduğu efsaneler de vardır. Çocuk bu efsanelerde saldırganlığını anne-babasına yansıtacak;
- Bir alan ve
- Bir biçim bulur
- Korkutucu figür olarak kurt saldırganlığı kontrol etme zorunluluğu getirir
- Topluluğun ortak inancı olması, üzerinde konuşulabilecek bir zemin oluşturur.
Totem ve Tabu’daki birincil sürü ilk etapta bir kurgulama gibi gelse de düşlemin bir parçasıdır. Birincil sürünün babası formunda babaları olan erişkinlerle çalıştım. Bu kişilerin baba tasarımları: tüm kadınlara sahip, tümgüçlü, oğullarına erişkinlik ve erkeksilik izni vermeyen, onları pasifize ederek boyun eğdiren babalardı. Annelerinin de babaları gibi özgün özellikleri vardı. Bu kadınlar; vahşileşebilen, her biçime girebilen, güçsüzlüğü ile manipüle edebilen, oğullarına eşleri gibi davranan ve onları aşırı uyaran annelerdi. En dikkatimi çeken özellikleri bu kadınların formsuz olmaları ve bu halleriyle aşırı korku ve paranoya yaratmalarıydı. Bu yüzden “kurt ana”nın bir form verdiğini ve içine girilecek bir kap oluşturduğunu düşünüyorum. Kurt ana ya da baba bir kapsayıcı/container olurken, söylemsel mitin yarattığı kültür ruhsal işlemleme işlevi görmektedir.
Somut bir kapsayıcı olma işlevini çok önemli buluyorum. Bu somutluğun, durdurucu etkisi olmazsa düşlem oluşamaz, parçalanır. Winnicott ilek duygusal gelişim yazısında bunu şöyle açıklar:
“Dış gerçekliğin kabulünü izleyen şey, bundan kazanılacak faydadır. Sıklıkla dış gerçeklik tarafından dayatılan gerçek engellenmeleri hissederiz ama dış gerçekliğin sağladığı rahatlama ve doyumdan nadiren söz ederiz. İmgesel sütle kıyaslandığında, gerçek süt doyurucudur, ama asıl nokta bu değildir. Asıl nokta, düşlemdeki şeylerin büyü ile işlemesidir: düşlemin freni yoktur, sevgi ve nefret panik yaratan etkiler doğurur. Dış gerçekliğin freni vardır, incelenebilir ve tanınabilir ve aslında, düşleme ancak nesnel gerçeklik iyi kavrandığında, tamamıyla katlanılabilir. Öznelin muazzam bir değeri vardır, ama o kadar panikletici ve büyüseldir ki, nesnelle koşutluk dışında keyif alınamaz.”
Mitte oral ve anal saldırganlığın yansıtılabilmesini sağlayan ögeler vardır. Yukarıdaki hayvanların çoğu oral saldırganlık yüklü hayvanlardır. Bu yüzden her biri oral saldırganlığın avcılık, cesaret ve güç açısından yüceltilmesi için yapılar sunar. Anal saldırganlığın, sadomazoşizmin işlenmesi medeniyetin oluşmasında önemli bir dinamiktir. Hiyerarşik bir ilişkiye evrilip evrilmemesi bir meseledir. Sadomazoşistik bir ilişkinin bir ürün çıkartıp çıkartmayacağı ilişkinin hapsedici olup olmayacağını belirler. Libidonun, saldırganlığın önüne geçip geçememesi de önemlidir.
Yırtıcı ve avcı kuşlar erkek saldırganlığının ehlileşmesini ve Gök Tanrı ile bağlantıyı simgeleyebilir. Bozkırda bir av bulup getirmek ise önemli bir yetenektir.
Belki de en önemli konu bir kurt gibi sürüyle ya da bir kartal gibi tek başına doğada yaşamda kalabilmektir. Tek parça olarak ve açlıktan ölmeden. Bu açıdan insan en zayıf memelilerdendir. Doğada yaşamak insan için hayvanlardan daha zordur.
Dualarda Doğa
“Türkler sıkışık anlarında hem yerin hem göğün yardımını dilerlerdi.”[18] Ülgen, Erlik ve yerel doğa ruhları birlikte anılırdı. Altay Türkleri, Büyük Gök Tanrısı Ülgen ve yeraltı ruhu Erlik’i çağırırken, dağ ruhları ile yer ve su ruhlarını çağırmayı da ihmal etmezler;[19]
“Biz, sizin hepinizi, bizim 70 dağımızı, Yer ve Sularımızı, herkesin atası Bay-Ülgen’i, ayrıca Erlik’i adlayarak çağırıyoruz!”[20]
Altay ve Abakan çevresinden aktarılan “dağ duaları”nda dağlar tek tek hitap edilerek çağrılırdı. Şaman dualarında yer ve su ruhları, Büyük Tanrı Bay-Ülgen’in adından bile önce gelebilmekteydi. Ögel şöyle açıklar:
“Yer ruhları”, yer ve sular içinde toplanmışlardı. “Türklerin yer ve suları”, aynı zamanda Türklere yardım ediyorlardı. Çaylar, ırmaklar ve göller, canlı ve yaşayan şeyler gibi kabul edilmişlerdi. Bunlar, Tanrı gibi insanların çok üzerinde bulunan, mukaddes varlıklar değillerdi. İnsanlar, onlarla ilişki kurabilirlerdi. Dede Korkut Kitabında, “kuru kuru çaylara sucu (tatlı) dökme” ve böylece yapılmış adak dilemeler görülüyordu.
Türkler için “ulu dağ” Tanrı’ya yakınlığın ve kutsal merkezin simgesidir[21]. Doruklara bey ve hatun adı verilerek insanlaştırılmıştır. Dağlar da insanlar gibi esenliğe kavuşur, yaşlanır, geçit verir, duyar, yıkılır.
Türk mitolojisinde “akarsular” doğurganlıkla, bereketle ve ataların ruhlarıyla bağlantılıdır. Her ırmağın, gölün ve pınarın bir iyesi olduğuna inanılır. İnsanlar bu sulara kurban sunarak onları hoşnut etmeye çalışır.[22] Yer ve sular Tanrı’nın verdiği şeyler olarak “mukaddes” kabul edilir.
Büyük ırmaklar kutsal sayılır. Dereler ve çaylar insan gibi yaşlanır ve insanlar yaşlanınca dereler gibi kurur.[23]
Rüzgâr, göksel güçlerin ve ruhların sembolüdür. Rüzgârla birlikte şamanın ruhu yolculuğa çıkar; bu yüzden rüzgâr, ruhsal geçişin aracı olarak görülür[24]. Oğuz Kağan Destanı’nda “Yel Ana” motifi vardır; yel çoğu kez doğurganlıkla ve hayat nefesiyle bağlantılıdır[25].
Cansız varlıkların koruyucu ruhları olması insanın saldırganlığına karşı bir savunma gibi. hem insanın vereceği zararlara hem de doğanın zararlarına karşı bir savunma. Tüm bu tabloda insanın zayıflığı ve muhtaçlığı öne çıkmaktadır. Bu zayıflık doğanın idealize edilmesine yol açmıştır.[26]
Bugün ise insan çok güçlü, doğa onun kölesi olmuş durumda. Peki neden hala çocuklarımıza onun adlarını koyuyoruz?
[1] Kafka’nın “Dönüşüm”ü: Preödipalin Dile Gelişi
[2] (1971)
[3] (Fahy, 1989) Çiğ et arzular ve küçük avları avlayıp yeme isteği duyabilirler. Bazen kedilerle cinsel ilişki ister, hayvanlarla konuşurlar (Kulick, Pope ve Keck, 1990).
[4] (Verdoux ve Bourgeois, 1993)
[5] Bu kitapta çifte değerlilik özel bir konudur. Kitaptaki, çifte değerlilik durumlarını anlamak için psikoseksüel gelişim aşamalarına göre çifte değerliliği sınıflandırmakta yarar vardır. Oral dönemdeki çifte değerlilikte sevgi ve nefret yan yana değil iç içedir. Oral dönemin egemenliğindeki kişi sevdiklerini yer. Anal döneminde çifte değerlilikte sevgi ve nefret yan yanadır, sadistlik öndedir. Bu dönemin egemenliğindeki kişi severken acı çektirir, zulmeder. Bu dönemler preödipaldir ve bu dönemlere gerileyen kişi çifte değerliliğinin farkında değildir. Ödipal dönem ile farkındalık artar ve kişi sevdiği kişiye olan nefretini algılayıp bastırabilir hale gelir. Bu çifte değerlilik nevrotik düzeydeyken oral ve anal çifte değerlilik sınırda yapılanmanın özelliklerini taşırlar. Zaten çifte değerliliğin farkına varmak Kleiniyen açıdan depresif konuma ulaşmaktır.
[6] Aşk büyüsü örneği, mitin libidinal dürtüleri ve suçu/utancı nasıl düzenlediğini gösterir. Ensest dehşeti üzerine kurulu anlatı, aşk çekiminin gücünü mitik bir kökene bağlayarak hem tabuları gerekçelendirir hem de ritüelin etkin olacağına dair bir güvence olur. Aşka dair davranışı toplumsal denetime açar (s. 83–84). Psikolojik açıdan mit, dürtü denetimi ve suçluluk düzenlenmesi için bir çerçeve üretir (s. 83–84). Mit sürekli yeniden üretilir—her tarihsel değişim yeni bir mitoloji yaratır ve bu, olgusal tarihle yalnızca dolaylı ilişkilidir. Pratikte mit, mucizeler için hazır bir kaynak, statü iddiaları (emsal ister) ve ahlaki kurallar (yaptırım ister) için sürekli erişilebilir bir alet kutusudur—yani ortaya çıkan ihtiyaçları meşrulaştırmak için her daim kullanılabilir (s. 92).
[7] (Belirli bir durumu ya da grubu yüceltmek ya da anormal bir statüyü meşrulaştırmak için kullanılır).
[8] (Ögel, 1993: Türk Mitolojisi, Cilt 1, s. 15–20)
[9] (Ögel, 1993, Cilt 1, s. 152)
[10] Yaratılış destanlarında dünyanın başlangıçta sular üzerinde yüzdüğü, balıkların ise dünyanın temelini taşıdığı anlatılır. (İnan, 1986: Eski Türk Dini Tarihi, s. 45)
[11] (Bazin, 1993: Türk Mitolojisi Araştırmaları, s. 211)
[12] (Roux, 1999: Türklerin ve Moğolların Eski Dini, s. 84)
[13] (İnan, 1954: Tarihte ve Bugün Şamanizm, s. 127)
[14] (Ögel, 1993, Cilt 2, s. 75)
[15] Tulpar (kanatlı at): Kazak ve Kırgız destanlarında kahramanların göğe yükselmesini sağlayan, olağanüstü hızlı attır (Beydili, 2005: Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük, s. 603).
[16] (Bang & Rahmeti Arat, 1936: Oğuz Kağan Destanı, s. 12)
[17] Erlik’in dünyasında yer alan çok başlı canavarlar Türk mitolojisinin tipik mitolojik hayvanlarıdır. (İnan, 1986, s. 51)
[18] (Ögel, Cilt I, s. 150’ye bağlanan pasajın giriş kısmı)
[19] (Cilt I, s. 150 bağlamı)
[20] (Ögel, Cilt I, s. 150 — metinde “Prob., I, 150” olarak da anılıyor)
[21] (Ögel, 1993: Türk Mitolojisi, Cilt 1, s. 226)
[22] (Ögel, 1993, Cilt 2, s. 40)
[23] Su kutsaldır ve vatan ile birlikte ele alınır. And içme törenleri “akarsudan su içme” yoluyla yapılır. Sular sahiplenilir ve bir gelin aileye girdiğinde sulara saygı ve saçı sunardı.
[24] (Eliade, 1964: Shamanism, s. 202)
[25] (Bang & Arat, 1936, s. 17)
[26] Büyüsel düşünce ile insan yalnızca kendisine özel bir gerçeklik yaratmaz, gerçekliği narsistik açıdan katlanabileceği biçimde büker. Zor gelen gerçekliği kendine göre kolaylaştırır ve egemenliği altına alır. Büyüsel düşünce içinde; deneyim, duygu, dürtü ve bütünlük içerir. Ama deneyim ve duygular sıklıkla çaresizlik, korku, utanç gibi küçük düşürücü olumsuz ögeler içerirler. Bunlar tersine çevrilerek tümgüçlülük oluşturulur. Bu tümgüçlülük ile benlik bütünlüğünü korur ve nesnelere yatırımını sürdürür. İntrojeksiyon ve projeksiyon döngüsünün sürmesi sağlanırken ara alanda bir kültür oluşur.