CANLANDIRMA - SAHNELEME - ENACTMENT
Akthar canlandırmanın beş farklı şekilde kullanılışını tanımlar:
(1) ilki, analizanın aktarımsal fantezilerini sözcükler yerine eylemlere dökmesine gönderme yapar (Hirsch, 1998). Bu şekilde kullanıldığında, ‘enactment’ Meyer Zeligs’in (1957) ‘acting in’ teriminin (ayrı maddeye bakınız) yalnızca ‘yeni ve geliştirilmiş’ bir biçimi gibi görünür;
(2) ikinci kullanım, ‘enactment’in bir hastanın analisti bilinçdışı olarak kendi aktarımsal fantezisini yaşamaya yönlendirdiğinde meydana geldiğini öne sürer. Bu şekilde kullanıldığında, ‘enactment’ ‘projective identification’ ve ‘role responsiveness’ (ayrı maddelere bakınız) ile akraba görünür; bunların her ikisi de analistin hastanın içsel fantezisiyle tutarlı bir biçimde davranmaya zorlandığını gösterir;
(3) üçüncü kullanım, ‘yaşanan, çoğu zaman incelikli, bilinçdışı, etkileşimli, karşılıklı olarak yapılandırılmış dramaların gömülü bir dizisine’ gönderme yapar (Levine & Friedman, 2000, s. 73). Bu şekilde kullanıldığında, ‘enactment’ ‘intersubjectivity’ (ayrı maddeye bakınız) ile benzer görünür, çünkü analist iki taraf arasında olan bitenin bir ‘ortak-yaratıcısı’ olarak görülür;
(4) dördüncü kullanım, terimi diğer uç noktasına taşıyarak onu ‘countertransference enactment’ olarak adlandırır (Jacobs, 1986b; Gerrard, 2007). Bu şekilde kullanıldığında, ‘enactment’ analistin bir karşı aktarımsal arzuyu eyleme dökmesine indirgenir; ve
(5) son olarak, ‘interpretive enactment’ (Steiner, 2006) kavramı vardır; bu kavram, yorumlar olarak verilmiş olsa bile yine de karşı aktarımsal duygular ve tutumlar içeren analistin sözel iletişimini kapsar.
Kogan bu kavramla ilgili şunları söyler:
Çatışmayı dışa vurma amacı taşıyan canlandırma, eyleme dökülen yansıtmadan temel almaktadır (Hinshelwood, 1991). Freud yansıtma terimini suçlular tarafından ortaya konan yasadışı davranışları açıklarken kullanmıştır. Ona göre suçlular, bilinçdışı bir suçluluk duygusundan ötürü böyle bir canlandırmayı eyleme koymaktadırlar (1916). Klein tarafından tanımlandığı üzere yansıtma, “tehlikeleri ve kötülükleri def ederek, kaygının üstesinden gelmesinde benliğe yardımcı olan” bir düzenektir (1946, s. 6). Klein yansıtmayı, dış nesneler üzerinden tüketilen içsel çatışmaları dışa vurmada önemli bir düzenek olarak görmüştür.
Renik (1990), arzulu düşlemleri bilinçdışı ve inatçı bir çaba olarak görmektedir. Bu çaba, ulaşılamayan amaçları sihirli bir biçimde elde etmek içindir ve böylece depresif duygulanımlardan korunma sağlanacaktır. Renik, depresif duygulanımın birçok uyumsuz tepki yarattığını ileri sürmüştür. Ona göre gerçekçi olarak ulaşılamaz olsalar bile amaçlardan vazgeçilmez. Renik, düşlemlerin canlandırılmasıyla bireyin, ulaşılmaz amaçlarla ilişkili çaresizlik hisleriyle savaştığını düşünmüştür.
Kogan, gerçek yaşamdaki canlandırma ve düşlemdeki canlandırma arasında bir ayrım yapar:
Gerçek yaşamda canlandırma (Bergmann tarafından somutlaştırma[1] olarak da adlandırılmıştır [1982]) Bergmann tarafından tanımlanmıştır. Soykı-rımdan kurtulanların çocuklarında görülen bir zorlantıdır. Tanıma göre, bu insanlar ailelerinin deneyimlerini, kendi yaşamlarındaki somut eylemlerle tekrar oluşturmak zorunda hissederler. Bu canlandırma geçmişten gelen örseleyici anıların dışa vurumunu yansıtmakta ve “yas yerine geçen” bir düzenek olarak işlev görmektedir. Beşinci olguda canlandırma konusunu Soykırımla doğrudan ilişkisi açısından ele aldım; canlandırmayı, hem seansta hem de seans dışında eyleme koymanın niteliklerini taşıyan genel bir terim olarak tanımladım.
Düşlemde canlandırma ise çocuk, ailesini anlamak ve onlara yardım etmek için sonsuz bir çaba içindeyken, örseleyici deneyimi ve ona eşlik eden etkileri düşlemde tekrar yaratırken oluşur (Auerhahn ve Prelinger, 1983; Laub ve Auerhahn, 1993). Böylece çocuk, “ebeveynin bilinçdışı düşlemlerindeki filmin başrol oyuncusu olur. Bu düşlemler hemen her zaman, narsisistçe bir mücadelenin sadistçe çarpıtılmasıdır. Söz konusu mücadele, ebeveynin geçmi-şindeki nesneler karşısında yaşamda kalabilmesi içindir.” (Metcalf 1977, s. 259). Ebeveyn ile yeni kuşak arasında paylaşılan düşlem, ebeveynin ruhsal olarak yaşamda kalmasını sağlar ve ebeveynlerin örseleyici geçmişlerine dair acının ve yasın yükü altında ezilmelerini önler.
Ebeveynin örseleyici geçmişini gerçek yaşamda veya düşlemde canlan-dırılma zorlantısının merkezinde, yas tutmayı engelleyen başka bir düzenek daha bulduk. İlkel özdeşim denilen bu düzenek (Freyberg, 1980; Grubrich-Simitis, 1984; Kogan, 1995, 1998) benzersiz bir özdeşim kurma biçimidir. Burada çocuk, ebeveyniyle tamamen özdeşleşir ve ebeveynin geçirdiği örselen-meyi üstüne alır. Ebeveyninin duygularını tamamen özümsemiş haldeki yeni kuşak; yas ve suçluluğun ebeveynine verdiği ağırlığın yüklenicisi olur. Yeni kuşak, böyle bir ağırlığı çoğunlukla farkına varmadan yüklenir; bu da ayrı bir kendilik hissinin kaybına ve zarar görmüş ebeveyn ile kendisi arasındaki ayrımı kaybetmesine neden olabilir. Bu durum, sağlıksız yas tutma sürecinde yer alan özdeşleşmeye benzemektedir. Freud’a göre bu özdeşim sırasında yas tutan kişi, kaybettiği nesnenin yasını tutmaktan kaçınır (1917). Bu kaçınma, bir düşlemle sağlanır. Bu düşlemde, kişi ya kaybedilmiş sevilen nesnenin kendisidir ya da o nesne kişinin kendisi haline gelir, böylece meydana gelmiş olan facia büyüsel bir biçimde önlenmiş olur (Abend ve Porder, 1986).
[1] Ç.n. concretization