MANİK SAVUNMALAR
Freud[1] manik savunmayı melankolinin zulmedici düzeneğinden kaçınma olarak açıklamış ama detaylarına girmemiştir. Manik durumlarda, benliğin üstbenlik ile kaynaştığını belirtmiştir.
Manik savunmaları ilk Klein[2] tanımlamış, Winnicott ise derinleştirmiştir. Manik savunma kişiyi depresif ve paranoid kaygılardan korur ve bileşenleri tümgüçlülük, yadsıma ve ülküleştirmedir. Benlik, nesneyle bağımlılığında deneyimlediği işkence edici ve tehlikeli durumdan kurtulmak ister ama özdeşim o kadar güçlüdür ki kurtulamaz. Nesneden korkup ondan tamamen kopamayınca benlik tümgüçlülüğe, nesneyi kontrol etmeye ve aşırı hareketliliğe yönelir. Klein, tümgüçlü kontrol ile benliğin tehlike yüklü birincil sahneden de korunmaya çalıştığını belirtmiştir. Manik savunmalardaki tümgüçlülük, nesneyi öldürmek ve onu diriltmekle kendini gösterebilir. Nesne “açlığı”, (Freud’un Yas ve Melankoli’de aç kurt gibi dediği) doyurulamaz. Tüketilen her nesnenin yerine bir diğeri konurken nesneler için herhangi bir kaygı hissedilmez. Bir açıdan bu nesnelerin değersizleştirilmesidir. Nesne ile bağ, inkar edilerek kopartılmış olur. Tüm bunlarda çifte değerlilik yoktur veya yok olmuştur. Klein, nesneyi hem sevme hem de kontrolsüzce nefret etme arasında kalan bebeğin acı çektiğini ve suçluluk hissettiğini vurgular.
Klein’a[3] daha sonra manik savunmalardaki ve yas tutamamadaki saldırganlık üzerine yazar. Ona göre, ölümü cezalandırma olarak ve ölen kişiyi zalim olarak algılamanın ortadan kalkması için dışsal nesnelerle yeniden güven tazelenmesi ve ölen kişinin iyiliğine duyulan inancın yeniden güçlenmesi gerekir. Bu, yas çalışmasındaki saldırganlık ruhsal açıdan işlemlenmesi ile ilgilidir. Saldırganlık işlenebilirse üzüntü ve ağlama ortaya çıkabilir. Kaybedilen nesneye duyulan saldırganlık ile ilgili bir ketlenme varsa manik savunmalar devreye girebilir.
Kişi depresyonda kendiliğiyle birlikte nesneyi yiyip bitirirken bir matem havası, manik savunmalarda nesneleri yiyip bitirirken bir ziyafet[4] havası vardır.
Winnicott’ın Tanımı
Winnicott, “Manik Savunma” makalesine iç, dış gerçeklik ve düşlem (fantezi) arasındaki farkları anlatarak başlar. Çünkü fantezi, içsel gerçeklikle başa çıkmak ve dış gerçekliği tümgüçlü biçimde manipüle etmek için kullanılır. Winnicott, içsel gerçeklikten uzaklaşma çabasıyla geliştirilen tümgüçlü fanteziler aracılığıyla dış gerçekliğe ulaşıldığının altını çizer. Searl’dan yaptığı bir alıntıda nesne tasarımlarına yatırılan dürtüler anlatılmaktadır ve Winnicott burada eksik olanın, iç dünyada hissedilen nesnelerle kurulan ilişkinin tanınması olduğunu düşünür. Tanıma, tanınma ve değer vermenin sağlıklı narsisizmi oluşturduğunu belirtmek isterim çünkü manik savunmalarda tümgüçlülük varsa sağlıksız narsisizme kayılır. “Tümgüçlü düşlemler, içsel gerçekliğin kendisinden çok, onun kabullenilmesine karşı bir savunmadır.”
Winnicott, “analiz ile depresif kaygılar azaldıkça ve iyi içsel nesnelere olan inanç arttıkça, manik savunma daha az yoğun hale gelir, daha az gerekli olur ve dolayısıyla daha az belirgin olur” dedikten sonra bir miktar tümgüçlü manipülasyona, kontrole ve değersizleştirmeye herkesin ihtiyacı olduğunu belirtir. Bir müzikal üzerine dürtülerle ilgili birçok yorum yapılabilir ama burada asıl var olan YAŞAM’dır. Gösterinin asıl amacının; ölümlülüğün inkârı ve içsel ‘ölüm’ fikirlerine karşı bir savunma olabileceğini sorgular. Nitekim ölümün ağırlığına baş kaldırmak manik bir çıkıştır ve hem yaşamak hem de yaşamda kalabilmek ile ilgilidir.
Buradan yola çıkarak şu saptamayı yapabiliriz: manik savunmalar yaşamak ile ilgili ise buna yaşamda bir kalma konumudur (survival position). Bu konum depresif değildir, paranoid şizoid konumun savunmaları kullanılır ama benliğin egemenliği yaşamda kalmak adına işler. Yaşamda kalma konumunu travma yaşamış kişilerde görürüz, manik bir biçimde hareket ederler, manik savunmaları kullanırlar, tümgüçlülük halindedirler (detayları için Tümgüçlülük Bölümüne bakınız.) insanüstü işler yaparlar.
Winnicott manik savunmanın normal hallerini şöyle anlatır:
“Peki ya sonu gelmeyen şekilde açık bırakılan radyo? Peki ya hiç susmayan gürültüsü ve hiç sönmeyen ışıklarıyla Londra gibi bir şehirde yaşamak? Her biri, içsel ölüme karşı gerçeklik yoluyla verilen güvenceyi ve manik savunmanın normal olabilecek bir kullanımını örnekler.”
Toplumun önde gelenleriyle (Kraliyet ailesi ve aristokratlar gibi) ilgili haberleri takip etmede içsel nesnelere olan saldırganlığın yansıtılabileceği karakterler bulmanın kişiyi rahatlattığını çünkü böylelikle tümgüçlü bir kontrol yanılsaması oluştuğunu belirtir. Manik savunmada kişi dışsal nesne ile kurduğu ilişkide içsel gerçeklikteki gerilimi azaltır. Bu sırada kişi, nesneye sevgi duyma kapasitesine inanamaz ve bireyin ölümlüğünü inkar etme aşamasına gelemez çünkü canlılığa tam olarak inanamaz. Önce canlı bir insan olduğuna inanmalıdır ki sonra o ölebilsin, ölümün yarattığı kaygı ortaya çıksın, ardından inkar edilebilsin ve onarım çabası gündeme gelebilsin.
İnsanlar depresyonu daha iyi tanırlar ve manik savunma tam tanımlanamaz. Winnicott bunu, manik savunma devredeyken içgörü ile tanımlanamamasına bağlar. Buna iki neden daha ekleyebilirim. Birincisi manik durumların yaşamla ilgili olması ve haz yüklü oldukları için tanımlanmaktan çok yaşanmalarıdır. İkincisi ise manik durumlar parça parça tanımlanırlar. Gerçek yaşamdaki sağlıklı manik durumlar toptan bir maniklik halinde değildir. Winnicott’ın depresyon ile manik durumları karşılaştırırken verdiği kelime örneklerindeki gibi; canlılık, hareketlilik, renklilik, değişim, yükselmek, uçmak, neşeli olmak, vb. yaşamın içinde parça parça vardır. Manik savunmalar devredeyken bunlardan birkaçı yoğun şekilde yaşanır.
Winnicott manik savunmanın karakteristik özellikleri şöyle sıralar:
- Tümgüçlü manipülasyon veya kontrol,
- Küçümseyici değersizleştirme,
- İçsel gerçekliğin inkârı,
- İçsel gerçeklikten dışsal gerçekliğe kaçış,
- İçsel gerçekliğin insanlarını[5] “askıya alınmış hareketlilik” hâlinde tutma,
- Depresyondaki hislerinin —yani ağırlığın, üzüntünün— zıt hislerle —yani hafiflik, neşelilik, vb. ile— inkârı,
- Ölüm, kaos, gizem vb. fikirler—ki bunlar depresif pozisyonun fantezi içeriğine aittir—karşısında güvence sağlamak için neredeyse her türlü zıtlığın kullanımı.
Winnicott, içsel gerçekliğin kısmi inkarına değinir. Bu inkara, içselleştirilmiş kötü nesneler açısından daha çok değinildiğini, iyi nesneler açısından pek üzerinde durulmadığını belirtir. “Bir sanatçı, bir tablonun sanki içinden hareket eden biri tarafından yapıldığını ya da bir vaiz, Tanrı’nın onun aracılığıyla konuştuğunu hissedebilir. Normal ve değerli bir yaşam süren birçok kişi, içlerindeki en iyi şeylerden kendilerinin sorumlu olmadığını hisseder.”
İçsel gerçeklikten dışsal gerçekliğe kaçış ile ilgili verdiği örneklerde; eyleme dökme, somutlaştırma, yeniden canlandırma gibi düşlemi fiziksel hareketle ve bedensel ifadelerle sömüren hastalar vardır. Düşlemlerini dış gerçeklikte ifade ederek tümgüçlü bir manipülasyon yaparlar.
Askıya alınmış hareketlilikte hasta içselleştirilmiş kötü ebeveynleri kontrol eder, onları yaşamla ölüm arasında bir yerde tutar. Fakat bu, tüm iyi ilişkileri de durdurur ve hasta içsel olarak ölü hisseder ve dünyayı renksiz bir yer olarak görür.
Depresyondaki hislerin zıt hislerle inkârı üzerine birçok birbirine zıt kelime örneği verir. Sonra tüm bunların çökkünleştirici (depresif) ve yükseltici (ascensive, elevasyon) başlıkları altında toplanabileceğini belirtirken verdiği kelime örneklerini seanslarda hastaların kullanmasına dikkat etmenin yararını olgu örnekleri üzerinden gösterir. Manik savunmalarla ilgili simgesel sözlerin örneklerini verir. Sözel simgeselliğin cinsellikle ilgili yönü kadar depresif karşıtı manik bir yönü de vardır.
Winnicott makalesinin kalan yarısını olgu örneklerine ayırır ki bu sayede anlatmak istedikleri çok açık bir biçimde anlaşılır. Çocuk olgular manik savunmaların sürecini gayet güzel oynarlar. Billy, önce sadece korsanlara yönelik vahşi saldırılarda bulunur, bunlara oyun bile denemez. Winnicott ilk oyun örneğini şöyle anlatır:
“İlk oyunda, bir topun ağzında durur ve ben onu ateşlerim. Yüksek hızla kıtalar üzerinden Afrika’ya doğru taşınır. Yolda, bir sopayla çeşitli insanları devirir—ve Afrika’da, yukarıdan çeşitli işlerle meşgul yerlilerle ilgilenir—onları ağaçların tepelerinden kuyuların diplerine gönderir ve reislerinin başını keser.” (Manik ifadeleri italik haline getirdim.)
İkinci oyun örneği birkaç ay sonrasına aittir:
Yine Afrika’ya uçuyoruz ve düşmanlar bekliyoruz. Dünyaya yukarıdan bakıyor ve onun önemsizliğine gülüyoruz. Fakat yolculuğun dikkat çekici özelliği, şaşırtıcı bir dizi güvenlik önlemidir. Uçak ya da deniz uçağı nasıl uçurulur diye iki talimat kitabımız vardır. İki motorumuzun yanı sıra, motorlar arızalanırsa diye bir helikopter uçağımız da vardır—ayrıca her birimizin bir paraşütü de vardır. Alt takımda tekerleklerimiz, ayrıca kazara suya iniş yaparsak diye bir çift şamandıramız vardır. İyi bir erzak stoğumuz ve yiyecek ya da yedek parça tükendiğinde kullanmak üzere bir altın torbamız da vardır. Birçok başka yolla da sıkıntılarımızın üzerine çıkma çabamızın başarısızlığına karşı kendimizi güvence altına alırız.
Bu ikinci oyun hakkında Winnicott, “obsesyonel bir mekanizma açıkça kullanılmıştır, zalimler statü açısından yükseltilmiştir, değersizleştirme azalmış, tümgüçlülük zayıflamıştır” der. “Uçuş”, “eğlence” ve aşağılama” devam etse de oyun çok daha örgütlenmiş haldedir ve “düşmeye” karşı birçok önlem alınmış, “düşmek” düşlemlenebilir hale gelmiş, inişle ilgili hazırlıklar başlamıştır.
Üçüncü oyunda iniş gerçekleşmiştir, seyir bir geminin güvertesinde, tam bir güvenlik ve huzur içinde devam eder. Korsanların diyarına gidilmektedir, köpek balıkları ve timsahlar vardır ama koruyacak silahlar da vardır. Kahramanlık sürer ve küçük bir kız denizden kurtarılır, onunla ilgilenilir. Kaptan sorun çıkartır, makinelere pislik koyar. Pislikler çıkartılı, yola devam edilir. Winnicott, oyunların süreciyle ilgili şu yorumları yapar:
“– Zulüm görme kaygısında azalma (korsanlar geçmişte sürekli ve ciddi sorun çıkarmıştı),
– Kötü nesnelerin iyiye dönüşmesi (deniz eskiden timsahlarla doluydu ve neredeyse tamamen kötüydü),
– İyiliğe ve şefkate olan inanç (güneş ışığı ve genel tatil havası),
– Fantezi ile fiziksel deneyimlerin bağlantısının kurulması (suyun altında ateş edebilen silah),
– Kaptanın hainliğinin yönetilebilir oluşu ve bunu kendisinin telafi etmesi (motorlardan pisliği çıkarması),
– Yeni nesne ilişkileri (özellikle küçük bir kızın iyi bir nesne olarak oyuna dahil edilmesi, denizden kurtarılması ve iyi kontrol edilmiş iniş çıkışlarla mutlu edilmesi),
– Ve ayrıca risklere karşı obsesif aşırı güvencenin azalması. Bu oyunda değersizleştirme yer almaz.”
Winnicott, ikinci olgu örneğinde “yoran” ve yormaktan korkan” bir çocuk anlatır. David, ilişki içinde olduğu nesneler üzerinde tümgüçlü bir kontrol sağlayamayacağından korkar ve onları yorarak bir kontrol sağlar. Bu çocukla ilginç bir deneyim yaşamış, seansı Ateşkes Günü sabahındaki iki dakikalık anma sessizliğine denk gelmiş, tüm insanlar durmuştur. Analizde “yorma” ve “yorulma” teması bir miktar çözümlenmiş olduğundan dış dünyanın tümden durması David’e bir düşlem üretme olanağı vermişti: Herkesin durması çok güzeldi ama kadınlar çiçek satmaya devam etmişti. Manik savunmalar çözümlendikçe David yorgunluğunu, üzüntüsünü ve suçluluğunu hissetmeye başlar.
Winnicott’ın sonraki iki olgusu erişkindir. Bir tanesinde rüyalar, diğerinde fotoğraflar vardır. Rüyalarını anlattığı hastasında tümgüçlü kontrol ile trenler durdurulmuştur. Winnicott, trenleri durdurmayı ebeveynlerin askıya alınmış hareketliliği olarak görür. Hareket etmeleri kaza riski taşımaktadır.
İkinci erişkin hasta 48 adet artarda çekilmiş vesikalık fotoğraf getirir ve Winnicott’a göstermek ister. Winnicott “fotoğraflara bakmayı” reddedince hastası umutsuzluk hisseder ve intihar etmeyi düşünür. Winnicott bu eylemi, “bakmanın yaşam vermek” (ve bebek için düşünürsek “bakmamanın öldürmek”) anlamları üzerinde durur. Annesi hastadan bir fotoğraf istemiş, en iyisini bulabilmek için 48 fotoğraf çektirmişti. 48 fotoğraf, “memenin, ebeveynlerin, kendinin parçalarını bir araya getirme umuduna da karşılık gelmekteydi.” Analiz uzun süre bu hastaya tek gerçeklik olarak gelmiş, çözümleme ile gerçekdışı hale gelebilmişti. Winnicott, bu hastayı, “manik savunmada içsel gerçekliğin inkârıyla birlikte gelen gerçek dışılık hissini örneklemek için” aktarmıştır. 48 fotoğraf getirmesini, “onun ölü oluşunu, var olmayışını, gerçek hissetme eksikliğini anlamam yerine, manik savunmasına kapılmam için bana bir davetti” diye yorumlar.
Winnicott, makalesinin sonunda “Manik savunmayı daha derin kavrayışım ve içsel gerçekliği daha çok tanımam, psikanalitik uygulamamda büyük bir fark yarattı.” diyerek terapide manik savunmayı anlamının önemini vurgular.
Ruhsal Acı
Yaşamak ilgili önemli bir durum insanın ruhsal acı çekebiliyor olmasıdır. Freud ruhsal ya da zihinsel acıya birçok makalesinde[6] değinmiştir. Freud, fiziksel acının ruhsallaştırılması üzerine de yazmıştır. Ruhsal acıyı; aldatılma, özlem, kayıp ve çaresizlik bağlamında araştırmıştır.
Pontalis acıyı “beden ile psişe, ölüm ile yaşamın kesişiminde ve sınırında” konumlandırmıştır (1981, s. 31). Psikanalistler ruhsal acıyı tanımlamaya çalışırken bedenle ve kaygıyla ilişkisini açıklığa kavuşturmaya çalışmışlardır. Ruhsal acıya kaygı eşlik edebilir ama bir duygulanım olarak kaygının ruhsallaştırılması ile ruhsal acının ruhsallaştırılması arasında farklar vardır. Her kaygıya acı eşlik etmez. Akthar zihinsel acıyı, “keskin, zonklayıcı, bir şekilde bilinemez bir umutsuzluk, özlem ve psişik çaresizlik duygusudur.” biçiminde tanımlamıştır. A. Freud[7] yaşamın başlangıcında herhangi bir gerilim, ihtiyaç ya da hayal kırıklığının muhtemelen acı olarak hissedildiğini belirtmiştir. Benlik ve kendilik güçlenip olgunlaştıkça; gerilim, ihtiyaç ve hayal kırıklıkları tasarımlanabilir hale geldikçe acı yaratma düzeyleri azalır. Erişkinler için ruhsal acı, sıklıkla travmatik durumlarla ilgilidir.
Kişiyi aşırı korkutan, dehşet içinde bırakan, çaresizlik yaratan, kontrolün kaybedildiği hissi veren, güvenlik duygusunu zedeleyen, çoğu kez olağandışı ve beklenmedik olayların yol açtığı etkilere ruhsal travma denir. Travma ilk yaşandığında yarattığı şok atlatıldıktan sonra ruhsal acı başlar. Mutlaka kişinin doğrudan bir şey yaşamasına neden yoktur, birçok travma tanık olunarak gerçekleşir. Kişi ruhsal dengesini yeniden kazanmakta zorluk çeker. Bir etken, fiziksel olarak yaraladığında nasıl fiziksel hasar bırakıp fiziksel bütünlüğü bozuyorsa, ruhsal olarak yaraladığında da ruhsal bir hasar bırakır ve ruhsal bütünlüğü bozar. Travmada benliğin; uyaran kaygısı ile savunma kalkanı, bastırma ve yüceltme gücü, simgeleştirme kapasitesi yıkılır. Benliğin koruyucu savunma kalkanı yarılınca psişik uyarılma şiddetlenir. Bu şiddetlenme benliği ketler. Eğer kişinin düşleminde düşmanca düşlemler baskınsa travma ile bunlar “somutlaşmış”[8] olur ve yarattığı korku ve çaresizlik şiddetlenir.
Travmada kendilik, dağılma, disosiye olarak kopma, kapanma gibi durumlar yaşar. Kendiliğin anaklitik ya da narsisistik bir bağ ile bağlı olduğu bir nesnenin kaybı kendilikte yaralanma ya da sakatlanma yaratarak ruhsal acıya neden olur. Kendilik travma sonrasında aşağılanmış ve değersizleştirilmiş hissederse bu ruhsal acı yaratır. Kendiliğin yansıtma içinde bulunduğu yakın nesneler (anne, baba, çocuk, eş, yakın arkadaş, vb.) ya da yakın çevre (ev, mahalle, şehir, ülke, vb.) kaybedilirse de benzer bir etki yaratır.
Travmanın ilk anında yaşanan şoktan sonra acıyla birlikte benlik ilkel savunmaları devreye sokar ve düşlem devreye girer. Benliğin sentez işlevi ile iç dünyadaki düşlemlere göre yaşanan travma ve acı yorumlanır. Benlik tüm gücünü bir anlam bulunmaya çabalamada harcar. Ruhsal travma ve acıda kişinin içinde olduğu ilişkiler ve topluluk büyük önem taşır. Kişinin anlam verme ve dayanma gücü çökünce içinde yaşadığı topluluğun ruhsal işlevleri devreye girer.
Ülkemizde büyük hasar bırakan 6 Şubat Depremi’nden ve Grand Kartal Otel Yangınından sonra yaptığımız grup çalışmalarında travmaya yakın yapılan görüşmelerde yoğun olarak duyulan ruhsal acının dile getirildiğini gördük. Travma yaşamış kişiler acılarını dile getiriyor ve sık sık “bunu kimse anlayamaz” diyordu. Benlik, yaşanan kayıpların yarattığı acının şiddeti ile “idrak etme ve kavrama” kapasitelerini yitirmişti. Bu gruplarda terapistlerin ana işlevleri; tanık olma, acının söze dökülebilmesi dağılmaya karşı toplanma ve birlik olma, yok olmaya karşı var olma, kopmaya karşı tutma, kapanmaya karşı açma, susmaya karşı konuşma, duygusal donmaya karşı ağlama, zayıf düşmeye karşı güçlenme, unutmaya karşı anımsamanın deneyimlenmesi için alan açma ve özellikle travmadan kaçınma yerine travmanın etkilerine izin verme alanı oluşturmaktır. Böylelikle travmanın acısını yaşayan kişiler kendiliklerini toparlamaya ve benlik işlevlerini kazanmaya doğru yol alabilirler. Böyle gruplarda terapistin bir diğer önemli işlevi olumsuz yönde gidecek ya da engelleyici bir etki oluşturacak ruhsal gerilemelere müdahale etmektir. Eğer grupta terapistten başka lider olabilecek bir travma mağduru varsa bu kişinin olumlu ruhsal işlevleri grubu olumlu etkiler.
6 Şubat Depremi’nden sonra yapılan psikoterapi çalışmalarında öne çıkan bir temayı aile dinamiklerinde gözlemledim. Çalıştığımız aileler çoklu kayıplar ve çoklu travmalar yaşamışlardı. Ruhsal acı yine idrak edilemez düzeydeydi. Hatta yaşamın nasıl süreceği belli değildi. Bu ailelerde bir üye yaşamda kalma konumu dediğim konuma geriliyor ve bu konumda sabitleniyordu. Bunu, ailesinden diğer sağ kalan üyelerin fiziksel yaralanmalarını iyileştirmesi, yaşama dönebilmesi ve yaşama tutunabilmesi için yapıyordu. Manik savunmaları ve özellikle tümgüçlülüğü kullanan bu üye lider konumuna geçerek diğer üyelere bakım veriyordu. Örneğin bir baba, tüm yaşamını ailesinde geriye kalan oğlunun ve kızının bakımına adıyordu. Oğlu, kolunu kaybettiği için bir protez programında psikolojik destek alırken iki yıl boyunca bu babanın tümgüçlü ve kendini inkar eden hali görülmüş ve psikoterapi önerilmişti. Baba manik savunmalarını ve tümgüçlülüğünü bırakmamış terapi görmeyi reddetmişti. İki yıl sonra yaşam bir miktar normale dönüp rutine oturunca yine terapi önerilen baba bu sefer hazır olduğunu hissetmişti.
Ruhsal Acı ve Manik Savunma Kavramına Akhtar’ın Katkıları
Akhtar, zihinsel acıya karşı temelde dört savunma işlemi olduğunu öne sürmüştür:
- Psişik geri çekilme ve kendini kucaklama
“Geri çekilme çeşitli şekillerde adlandırılabilir: dış dünyadan libidinal yatırımın çekilip benliğe yönlendirilmesi (Freud, 1914), şizoid bir konuma gerileme (Fairbairn, 1952), daha fazla psişik kanamayı önlemek için ikinci bir ego derisi oluşturma (Bick, 1968) ve dengesizleşmiş bir kendiliği sağlamlaştırmak için kendini kucaklama (Kohut, 1977). … Eğer acı karşısındaki geri çekilme, bir umutsuzluk duygusu ve dürtü ile ego işlevlerinin genel bir engellenmesiyle birlikteyse, sonuç kesinlikle patolojiktir. Bu tür geçici bir rahatlama, iyileşme arzusunu içermez; oysa bu, acıyla yüzleşmeyi, kaynağını bulmayı, kişinin kendi katkısını anlamayı ve kendilik sürekliliğindeki yarığı yas tutarak kabullenmeyi gerektirir.”
2. İnkâr ve manik savunma
“İnkâr, psişik uyuşmaya (Kogan, 1990); manik savunma ise geçişsel fantezilerle ego yarığını doldurmaya (Volkan, 1973) ve çılgınca davranışlara yol açabilir. Alkol ve yatıştırıcı ilaçlar psişik uyuşukluk yaratmada, psikedelik maddeler ve cinsel eylemler alternatif duyumlarla içsel acı hissini köreltmede kullanılabilir. Genel olarak, bu mekanizmalar patolojiktir çünkü kendiliğin parçalarını reddeder, içsel ve dışsal gerçeklikte olup bitenlere dair bilgiyi azaltır ve böylece benliği yoksullaştırır. Ancak, manik savunma, tabiri caizse yalnızca kişiliğin etkilenmemiş kesimini içeriyorsa, acıyla dolu kısmın yas tutma çalışmasını parça parça gerçekleştirebileceği bir şemsiye işlevi görebilir.”
3. Acının dışarı atılması ve başkalarına aktarılması
“Kişi, zihinsel acısını dışarı atarak ve başkalarına acı vererek de kendisini savunabilir. … Kendini korumaya yönelik öfke, protesto ve hatta öfke nöbetleri — ki nefret içermeden var olabilirler (Pao, 1965; Akhtar, 1999a) — böylece zihinsel acıya karşı uyumlu savunmalar oluşturabilir. Ancak acıyla baş etmenin alışılmış yolu, özellikle de kişilik olarak sık acı yaşamaya yatkınlık varsa, başkalarına yönelik nefrete ve onlara karşı zalimlik haline dönüşürse sorunlar başlar. Kernberg[9] zihinsel acının karakterolojik olarak yerleşik nefrete dönüşümünde yer alan özdeşleştirici ve dönüştürücü mekanizmaları etkileyici bir biçimde ortaya koymuştur.” Kernberg, haz ve acı ile kötü anne tasarımları arasındaki ilişkileri irdelemiştir. Acının öfkeye, nefrete ve sadizme dönüşümünü araştırmıştır. Kötü anne tasarımına yoğun bir biçimde bağlanmanın öfkeyi nefrete dönüştürdüğünü, travmatik ilişkiye saplanma yarattığını vurgulamıştır. Bu kişiler acı veren anne ve kendilik ilişkisiyle özdeşleşmektedir. Acı veren, kurban eden, tümgüçlü ve yıkıcı anne ile özdeşleşirken acı yaşayan, kurban edilen, aşağılanan ve yıkıma uğrayan kendilik başkalarına yansıtılmaktadır. Böyle bir eyleme dökme saldırganlığın işlenmesini imkansızlaştırır.
4. Acının biçiminin ya da işlevinin değiştirilmesi
“Zihinsel acı, benliğin onun biçimini ya da işlevini değiştirme çabasıyla da yönetilebilir. … Patolojik olanlar arasında eyleme dökme ve bedenselleştirme ile somutlaştırma (Bergmann, 1982), örneğin zihinsel acının yerine fiziksel acının geçirilmesi yer alır. Kalbi kırılmış sınırda kişiliğe sahip birinin sert bir biçimde kendini yaralaması ya da ergenliğe geçişin geri dönülmez noktasında olan genç bir kızın nazikçe kendini kesmesi, zihinsel acının fiziksel acıya dönüştürülmesine örnektir. Bir diğer problemli durum ise libidinizasyon, yani “acıda haz bulma”dır (Fenichel, 1934, s. 308); bu, ahlaki mazoşizmde (Freud, 1924) ve travmatofili durumlarında (Joseph, 1982) görülür. Bu bağlamda Khan’ın şu gözlemi dikkate değerdir: “Tüm mazoşistik fantezilerde ya da uygulamalarda, her zaman yaşanmış ve yitirilmiş bir psişik acı çekirdeği vardır; onun yerine perde düşlemlerin (screen phantasy) çoğalmaları geçer” (1979, s. 217). Aynı zamanda, “daha hafif acı biçimleri, oyunlu aşağılanma ve küçük düşürme (normal cinsel ilişkilerin) bir parçasıdır” (Kernberg, 1992, s. 47). Yüceltme kapasitesi de zorlukla başa çıkma ve kendiliğin neden olduğu, dozajını kendi ayarladığı acıdan haz ve başarı elde edebilme yetisini içerir… Günün sonunda hissedilen keyifli yorgunluk, bir sporcunun tükenmişlik ekstazı, uzak hedeflerin azimle peşinden koşma, görünüşte anlamsız bir ideale tutunma isteği — tüm bunlar acıda haz alma kapasitesinin yapıcı kullanımını ve yaratıcı enerjilerin kaynağını temsil eder (Cooper, 1988, s. 125).”
Bunların her biri uyumu arttıran ya da bozan sonuçlara yol açabilir. Akhtar, geçici olarak devreye sokulduklarında, her biri yas sürecine bir geçiş aşaması olabildiğini, zihinsel acının rahatsız edici “bilinemezliği”nden[10] daha zihinselleştirilmiş[11] bir kayıp sürecine evrilmesinde yardımcı olabileceğini belirtmiştir.
Ruhsal Acı Kavramına Kogan’ın Katkıları
Kogan, Freud’un Seelenschmerz (ruhun acısı) durumunu, bedensel bir yaralanmaya ve beden parçalarının kaybına eş bir durum olarak gördüğünü belirtir. “Yas ve Melankoli”de Freud’un, acıyı nesne kaybıyla ilişkilendirdiğini ve melankoliyi “açık bir yara”ya benzettiğini belirtir. Nesneye yatırılan libido ruhsal bir işlemleme ile ayrışmaya ve yasa evrilemezse acı verici bir biçimde kalır. Melankoli, sıklıkla önceden ayrışmanın yapılamadığı, libidonun gevşeyemediği nesne yatırımlarının aniden kesilmesi ile oluşmaktadır.
Kogan, acı ve yas tutmaya karşı kullanılan savunmaları şöyle sıralar:
- Manik savunmalar
- Canlandırma-enactment
- Yadsıma-inkar
- Onarıcı savunmalar
Manik savunmaları Klein ve Winnicott’ın katkıları ile açıklar.
Canlandırma düzeneğini Soykırım örselenmesinin kuşaklar arası aktarımı üzerinden inceler. Canlandırmanın, Soykırımdan kurtulanların çocukları tarafından, ailelerinin onlara aktardığı acı ve suçluluğun yüküyle başa çıkabilmek için kullanıldığını göstermiştir. Canlandırma, içinde yansıtmalı özdeşleşme barındırır. Yansıtmalı özdeşleşmeden farkı bu sefer canlandırılan ve sahneye konulan bir mizansen olmasıdır. Soykırımdan kurtulanlar, yaşadıkları travmatik anıları bilinçdışı bir biçimde çocuklarına geçirmiştir. Çocukları, kendi yaşamlarında bazı olaylar yaşamakta ve ebeveynlerinin travmatik anılarını canlandırmaktadırlar. Bu anılar bilinçdışı bir biçimde aktarıldıkları için çocuklar canlandırdıkları şeyi anlamlandıramazlar. Kogan bunu, gerçek yaşamdaki canlandırma olarak tanımlar. Bu canlandırmada sıklıkla, travmatik anı ve kayıp yinelenir ve yasa evrilemez. Benzer bir durumu ikame çocuklarda gözlemleriz. Travmatik anı ve kayıp kişinin yaşadığı olaylarla somutlaşır (concretization) ama simgeleşemez.
Kogan ikinci tür canlandırma olan düşlemdeki canlandırmayı şöyle açıklar:
Düşlemde canlandırma ise çocuk, ailesini anlamak ve onlara yardım etmek için sonsuz bir çaba içindeyken, örseleyici deneyimi ve ona eşlik eden etkileri düşlemde tekrar yaratırken oluşur (Auerhahn ve Prelinger, 1983; Laub ve Auerhahn, 1993). Böylece çocuk, “ebeveynin bilinçdışı düşlemlerindeki filmin başrol oyuncusu olur. Bu düşlemler hemen her zaman, narsisistçe bir mücadelenin sadistçe çarpıtılmasıdır. Söz konusu mücadele, ebeveynin geçmişindeki nesneler karşısında yaşamda kalabilmesi içindir.” (Metcalf 1977, s. 259). Ebeveyn ile yeni kuşak arasında paylaşılan düşlem, ebeveynin ruhsal olarak yaşamda kalmasını sağlar ve ebeveynlerin örseleyici geçmişlerine dair acının ve yasın yükü altında ezilmelerini önler.
Kogan, örseleyici geçmişi gerçek yaşamda veya düşlemde canlandırılma zorlantısının merkezinde, yas tutmayı engelleyen başka bir düzenek olarak ilkel özdeşleşmenin bulunduğunu belirtir. Bu ilkel özdeşleşmeyi Bollas interject (içeri zorla giren tasarım) kavramı ile açıklar. Anne-baba, travmatik anı ve kayıplarını bir yabancı cisim gibi çocuğun iç dünyasına sokar. Anne-baba bu tasarımı işleyemedikleri için çocuk da işleyemez ve bu içer zorla giren tasarım bir kalıp olarak kalır.
[1] Freud, S. [1917] Yas ve Melankoli, Çev. L. Uslu, Cem Yayınevi, İstanbul, 2019.
[2] Klein, M. “A Contribution to the Psychogenesis of Manic-Depressive States”. Int. J. Psycho-Anal., 1935, 16: s. 145-174.
[3] Klein, M. “Mourning and its Relation to Manic-Depressive States”. Int. J. Psycho-Anal., 1940, 21: s. 125-153.
[4] Freud, S. [1917] Yas ve Melankoli, Çev. L. Uslu, Cem Yayınevi, İstanbul, 2019.
[5] tasarımları
[6] Freud, S. (1917) Mourning and Melancholia. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud 14:237-258.
Freud, S. (1922) Some Neurotic Mechanisms in Jealousy, Paranoia and Homosexuality. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud 18:221-232.
Freud, S. (1926) Inhibitions, Symptoms and Anxiety. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud 20:75-176.
Freud, S. (1937) Analysis Terminable and Interminable. International Journal of Psychoanalysis 18:373-405
[7] Freud, A. (1952) The Role of Bodily Illness in the Mental Life of Children. Psychoanalytic Study of the Child 7:69-81
[8] “Somutlaşma” durumunu Volkan, Özsevinin Dokusu’nda narsisistik kişilik bozukluğunun oluşum açısından açıklamıştır. Çocuğun iç dünyasındaki baskın düşlem (örneğin ödipal dönemde erke çocuğun babayı öldürme düşlemi) dış dünyada gerçekleşirse (baba gerçekten ölürse) bu “somutlaşma” çocuğu derinden etkiler ve çeşitli patolojiler gelişmesine neden olabilir.
[9] Kernberg, O. F. (1992). Aggression in Personality Disorders and Perversions. New Haven, CT: Yale Univ. Press.
[10] Joseph, B. (1981). Towards the experiencing of psychic pain. In Psychic Equilibrium and Psychic Change. Selected Papers of Betty Joseph, ed. M. Feldman and E. B. Spillius. London: Routledge, 1989, pp. 88-97.
[11] Fonagy, P. & Target, M. (1997). Attachment and reflective function: their role in self-organization. Devel. Psychol., 9: 679-700.