YARATICI YAZARLAR VE GÜNDÜZ DÜŞLERİ, S. Freud
Sigmund Freud, (1908). Standard Edition, (9):141-154
Biz sıradan insanlar her zaman—Ariosto’ya benzer bir soru yönelten Kardinal gibi—o tuhaf varlık olan yaratıcı yazarın malzemesini hangi kaynaklardan aldığını ve bunu kullanarak bizde nasıl böylesine güçlü bir etki yarattığını, hatta belki de kendimizin bile mümkün olduğunu düşünmediğimiz duyguları nasıl uyandırdığını öğrenmeye karşı yoğun bir merak duymuşuzdur. Ona sorduğumuzda yazarın kendisi bize hiçbir açıklama yapmadığı ya da doyurucu olmayan bir açıklama yaptığı için ilgimiz daha da artar; ayrıca malzemesini seçmesini belirleyen etmenleri ve düşsel biçim yaratma sanatının doğasını en açık biçimde kavramanın bile bizi yaratıcı yazarlar yapmaya yardım etmeyeceğini bilmemiz bu ilgiyi hiç azaltmaz.
Hiç değilse kendimizde ya da kendimize benzeyen insanlarda yaratıcı yazarlığa bir şekilde benzeyen bir etkinlik keşfedebilseydik! Bunun incelenmesi bize yazarların yaratıcı çalışmasının açıklamasına yönelik ilk ipuçlarını elde etme umudu verirdi. Ve gerçekten de bunun mümkün olabileceğine dair bir ihtimal vardır.
Ne de olsa yaratıcı yazarların kendileri de kendi türleri ile sıradan insanlık arasındaki mesafeyi azaltmayı severler; o kadar sık bize her insanın özünde bir şair olduğunu ve son insan yok olana kadar son şairin de yok olmayacağını söylerler.
Hayal gücüne dayalı etkinliğin ilk izlerini çocuklukta aramamız gerekmez mi? Çocuğun en sevdiği ve en yoğun uğraşı oyunu ya da oyunlarıdır. Oyun oynayan her çocuğun yaratıcı bir yazar gibi davrandığını, kendi dünyasını yarattığını ya da daha doğrusu kendi dünyasındaki şeyleri kendisini hoşnut eden yeni bir biçimde yeniden düzenlediğini söyleyemez miyiz? Onun bu dünyayı ciddiye almadığını düşünmek yanlış olur; tam tersine oyununu çok ciddiye alır ve ona büyük miktarda duygu yatırır. Oyunun karşıtı ciddi olan değil, gerçek olandır. Çocuk oyun dünyasını duygusal olarak ne kadar çok yatırımla doldurursa doldursun onu gerçeklikten oldukça iyi ayırt eder; ve düşlediği nesneleri ve durumları gerçek dünyanın dokunulabilir ve görülebilir şeylerine bağlamayı sever. Bu bağ, çocuğun “oyunu” ile “fantezi kurma” arasındaki tek farktır.
Yaratıcı yazar da oyun oynayan çocukla aynı şeyi yapar. O, çok ciddiye aldığı—yani büyük miktarda duygu yatırdığı—bir fantezi dünyası yaratır; ama onu gerçeklikten keskin biçimde ayırır. Dil, çocukların oyunu ile şiirsel yaratım arasındaki bu ilişkiyi korumuştur. [Almanca’da] dokunulabilir nesnelere bağlanması gereken ve temsil edilebilir olan düşsel yazı biçimlerine “Spiel” [“oyun”] adını verir. “Lustspiel” ya da “Trauerspiel” [“komedi” ya da “trajedi”: kelimenin tam anlamıyla “haz oyunu” ya da “yas oyunu”] der ve temsili gerçekleştirenleri “Schauspieler” [“oyuncular”: kelimenin tam anlamıyla “gösteri-oyuncuları”] olarak adlandırır. Bununla birlikte yazarın düşsel dünyasının gerçekdışılığı, sanatının tekniği açısından çok önemli sonuçlar doğurur; çünkü gerçek olsalar hiçbir haz vermeyecek pek çok şey fantezi oyununda haz verebilir ve kendi başına sıkıntı verici olan birçok heyecan, bir yazarın eserinin temsilinde dinleyici ve izleyiciler için bir haz kaynağı haline gelebilir.
Gerçeklik ile oyun arasındaki bu karşıtlık üzerinde bir an daha durmamızın başka bir nedeni vardır. Çocuk büyüdüğünde ve oyun oynamayı bıraktığında, yaşamın gerçekliklerini gerektiği gibi ciddiyetle kavramaya onlarca yıl emek verdikten sonra bir gün kendisini oyun ile gerçeklik arasındaki karşıtlığı bir kez daha ortadan kaldıran bir ruhsal durumda bulabilir. Yetişkin biri çocukluğunda oyunlarını sürdürürken gösterdiği yoğun ciddiyete geri bakabilir; ve bugün görünüşte ciddi uğraşlarını çocukluk oyunlarıyla eşitleyerek yaşamın kendisine yüklediği fazla ağır yükten kurtulabilir ve mizahın sağladığı yüksek haz kazancını elde edebilir.
İnsanlar büyüdükçe oyun oynamayı bırakırlar ve oyundan elde ettikleri haz kazancından vazgeçmiş gibi görünürler. Ama insan zihnini anlayan herkes bilir ki bir insan için bir kez deneyimlediği bir hazdan vazgeçmekten daha zor bir şey neredeyse yoktur. Gerçekte hiçbir şeyden vazgeçmeyiz; yalnızca bir şeyi başka bir şeyle değiştiririz. Vazgeçme gibi görünen şey aslında bir ikame ya da yerini tutan bir şeyin oluşumudur. Aynı şekilde büyüyen çocuk da oyun oynamayı bıraktığında hiçbir şeyden vazgeçmez; yalnızca gerçek nesnelerle olan bağını bırakır; oyun oynamak yerine artık fantezi kurar. Havada kaleler kurar ve gündüz düşü denen şeyleri yaratır. İnsanların çoğunun yaşamlarının bazı zamanlarında fanteziler kurduğuna inanıyorum. Bu uzun süre gözden kaçmış ve bu yüzden önemi yeterince takdir edilmemiş bir olgudur.
İnsanların fantezilerini gözlemek çocukların oyununu gözlemekten daha zordur. Çocuk elbette tek başına oynar ya da oyun amacıyla başka çocuklarla kapalı bir ruhsal sistem oluşturur; ama oyununu yetişkinlerin önünde oynamasa bile onlardan gizlemez. Yetişkin ise fantezilerinden utanır ve onları başkalarından saklar. Fantezilerini en mahrem mülkü olarak saklar ve genellikle yanlışlarını itiraf etmeyi fantezilerini anlatmaya tercih eder. Bu yüzden böyle fantezileri yalnızca kendisinin icat ettiğine ve başkaları arasında da bu tür yaratımların yaygın olduğundan habersiz olduğuna inanabilir. Oyun oynayan bir kişi ile fantezi kuran bir kişi arasındaki bu davranış farkı, yine de birbirini tamamlayan bu iki etkinliğin güdülerinden kaynaklanır.
Bir çocuğun oyunu dilekler tarafından belirlenir: aslında tek bir dilek tarafından—onun yetişmesine yardımcı olan dilek tarafından—büyük ve yetişkin olma dileği. O her zaman “büyümüş” olmayı oynar ve oyunlarında büyüklerinin yaşamları hakkında bildiği şeyleri taklit eder. Bu dileği gizlemek için hiçbir nedeni yoktur. Yetişkin için durum farklıdır. Bir yandan artık oyun oynamaya ya da fantezi kurmaya devam etmemesinin, gerçek dünyada eylemde bulunmasının beklendiğini bilir; öte yandan fantezilerine yol açan bazı dilekler gizlenmesi zorunlu türdendir. Bu yüzden fantezilerinden çocukça ve izin verilemez oldukları için utanır.
Ama şöyle sorabilirsiniz: insanlar fantezi kurmayı bu kadar gizemli hale getiriyorsa onun hakkında nasıl bu kadar çok şey biliyoruz? Aslında bir insan sınıfı vardır ki, onlara—bir tanrı değil ama sert bir tanrıça olan Zorunluluk—acı çektikleri şeyleri ve onları mutlu eden şeyleri anlatma görevini vermiştir. Bunlar sinir hastalığının kurbanlarıdır; zihinsel tedavi yoluyla iyileşmeyi umdukları doktora diğer şeylerin yanı sıra fantezilerini de anlatmak zorundadırlar. Bu bizim en iyi bilgi kaynağımızdır ve daha sonra hastalarımızın bize sağlıklı insanlardan da duyabileceğimiz hiçbir şey söylemediklerini varsaymak için iyi nedenler bulduk.
Şimdi fantezi kurmanın bazı özelliklerini tanıyalım. Şunu ileri sürebiliriz ki mutlu bir insan hiçbir zaman fantezi kurmaz; yalnızca doyumsuz olan kişi fantezi kurar. Fantezilerin itici güçleri doyurulmamış dileklerdir ve her bir fantezi bir dileğin yerine getirilmesidir, doyumsuz gerçekliğin bir düzeltilmesidir. Bu güdüleyici dilekler fantezi kuran kişinin cinsiyetine, karakterine ve koşullarına göre değişir; ama doğal olarak iki ana gruba ayrılırlar. Ya öznenin kişiliğini yükseltmeye hizmet eden hırslı dileklerdir ya da erotik dileklerdir. Genç kadınlarda erotik dilekler neredeyse tamamen baskındır; çünkü onların hırsları genellikle erotik eğilimler tarafından emilir. Genç erkeklerde ise erotik dileklerin yanı sıra benmerkezci ve hırslı dilekler açıkça öne çıkar. Ama bu iki eğilim arasındaki karşıtlığı vurgulamayacağız; daha çok onların sıklıkla birleştiğini vurgulayacağız. Birçok altar resminde bağışçının portresinin tablonun bir köşesinde görülmesi gibi, hırslı fantezilerin çoğunda da bir köşede fanteziyi yaratan kişinin bütün kahramanca eylemlerini yaptığı ve bütün zaferlerini ayaklarına koyduğu bir kadın figürü bulunur. Burada gizleme için yeterince güçlü güdüler vardır; iyi yetiştirilmiş genç kadına yalnızca en az düzeyde erotik arzuya izin verilir ve genç erkek çocukluğunun şımartılmış günlerinden getirdiği aşırı öz-değeri bastırmayı öğrenmek zorundadır ki eşit derecede güçlü taleplerde bulunan diğer bireylerle dolu bir toplumda yer bulabilsin.
Bu düşsel etkinliğin ürünlerinin—çeşitli fantezilerin, havada kurulan kalelerin ve gündüz düşlerinin—kalıplaşmış ya da değişmez olduğunu varsaymamalıyız.
Tam tersine bunlar kişinin yaşamındaki değişen izlenimlere uyum sağlar, durumundaki her değişmeyle değişir ve her yeni etkin izlenimden adeta bir “tarih damgası” alırlar. Bir fantezinin zamanla ilişkisi genel olarak çok önemlidir. Onun, düşünme süreçlerimizin içerdiği üç zaman arasında asılı kaldığını söyleyebiliriz. Ruhsal çalışma, şimdiki zamanda ortaya çıkan ve öznenin başlıca dileklerinden birini uyandırabilmiş olan bir izlenime, bir kışkırtıcı olaya bağlanır.
Buradan daha önceki bir deneyimin (genellikle çocukluk deneyiminin) anısına geri gider; bu deneyimde söz konusu dilek yerine getirilmiştir; ve şimdi dileğin yerine getirildiğini temsil eden geleceğe ilişkin bir durum yaratır. Böylece yarattığı şey bir gündüz düşü ya da fantezidir ve onu kışkırtan olaydan ve anıdan kökenine ait izler taşır. Böylece geçmiş, şimdi ve gelecek, içlerinden geçen dileğin ipliği üzerinde birbirine bağlanmış olur.
Söylediklerimi açıklığa kavuşturmak için çok sıradan bir örnek yeterli olabilir. Belki iş bulabileceği bir işverenin adresini verdiğiniz yoksul bir yetim çocuğu ele alalım. Oraya giderken içinde bulunduğu duruma uygun bir gündüz düşüne dalabilir. Fantezisinin içeriği belki şöyle olur: işe alınır, yeni işvereninin gözüne girer, işte vazgeçilmez hale gelir, işvereninin ailesine kabul edilir, evin güzel kızıyla evlenir ve sonunda önce ortak, sonra da halef olarak işletmenin yöneticisi olur. Bu fantezide düş kuran kişi mutlu çocukluğunda sahip olduğu şeyi—koruyucu evi, sevgi dolu ebeveynleri ve ilk sevgi nesnelerini—yeniden kazanmıştır. Bu örnekten dileğin şimdiki zamandaki bir fırsatı kullanarak geçmişin modeline göre geleceğin bir resmini nasıl kurduğunu görebilirsiniz.
Fanteziler hakkında daha çok şey söylenebilir; ama yalnızca birkaç noktaya çok kısaca değineceğim. Fanteziler aşırı derecede gelişip aşırı güçlü hale gelirse nevroz ya da psikozun ortaya çıkması için koşullar hazırlanmış olur. Ayrıca fanteziler hastalarımızın şikâyet ettiği sıkıntı verici belirtilerin doğrudan ruhsal öncülleridir. Burada patolojiye doğru geniş bir yan yol açılır.
Fantezilerin düşlerle ilişkisini de geçmeden edemem. Gece düşlerimiz düşlerin yorumlanması yoluyla gösterebileceğimiz gibi bu tür fantezilerden başka bir şey değildir. Dil eşsiz bilgeliği içinde düşlerin özsel doğası sorununu çoktan çözmüş ve fantezinin uçucu yaratımlarına “gündüz düşleri” adını vermiştir. Bu ipucuna rağmen düşlerimizin anlamı bize çoğu zaman karanlık kalıyorsa bunun nedeni geceleyin bizde utandığımız dileklerin de ortaya çıkmasıdır; bunları kendimizden gizlemek zorundayız ve bu nedenle bastırılmış, bilinçdışı içine itilmişlerdir. Bu tür bastırılmış dilekler ve türevleri ancak çok çarpıtılmış bir biçimde ifade bulabilir. Bilimsel çalışma düş çarpıtmasının bu etmenini açıklığa kavuşturduğunda gece düşlerinin de gündüz düşleri gibi dilek doyumları olduğunu görmek artık zor olmadı—hepimizin çok iyi bildiği fanteziler gibi.
Fanteziler hakkında bu kadar. Şimdi yaratıcı yazara gelelim. Düşsel yazar ile “gündüz gören düşçü”yü ve onun yaratımlarını gündüz düşleriyle gerçekten karşılaştırabilir miyiz? Burada ilk bir ayrım yapmak zorundayız. Eski epik ve trajedi yazarları gibi malzemesini hazır alan yazarları, malzemesini kendisi yaratıyor gibi görünen yazarlardan ayırmalıyız. Biz ikinci türle ilgileneceğiz ve karşılaştırmamız için eleştirmenlerce en yüksek değerde sayılan yazarları değil, roman, aşk romanı ve öykü yazarları gibi daha az iddialı ama her iki cinsten de en geniş ve en istekli okur çevresine sahip olanları seçeceğiz.
Bu hikâye yazarlarının eserlerinde bizi en çok çarpan özellik şudur: her birinde ilgi merkezinde bulunan bir kahraman vardır; yazar bütün olanaklarla bizim sempatimizi kazanmaya çalışır ve onu özel bir kader koruması altına yerleştirir. Öykümün bir bölümünün sonunda kahramanı ağır yaralı ve baygın halde bırakırsam bir sonraki bölümün başında onun dikkatle bakıldığını ve iyileşme yolunda olduğunu görmeyi beklerim; ve birinci cilt onun bulunduğu geminin fırtınada batmasıyla bitiyorsa ikinci cildin başında mucizevi kurtuluşunu okuyacağımdan eminim—aksi halde öykü ilerleyemez. Kahramanı tehlikeli serüvenlerinde izlerken duyduğum güven duygusu, gerçek yaşamda bir kahramanın boğulan birini kurtarmak için suya atılması ya da düşman ateşi altına girip bir mevziye saldırmasıyla duyduğu duyguya benzer. Bu gerçek kahramanlık duygusudur; en iyi yazarlarımızdan biri bunu taklit edilemez bir ifadeyle şöyle dile getirmiştir: “Bana hiçbir şey olamaz!” Ama bana öyle geliyor ki bu dokunulmazlık özelliği sayesinde her gündüz düşünün ve her hikâyenin kahramanı olan Majesteleri benliği hemen tanıyabiliriz.
Bu benmerkezci hikâyelerin diğer tipik özellikleri de aynı akrabalığa işaret eder. Romandaki bütün kadınların kaçınılmaz olarak kahramana âşık olması gerçekliğin bir tasviri olarak kabul edilemez; ama bir gündüz düşünün gerekli bir bileşeni olarak kolayca anlaşılır. Hikâyedeki diğer kişilerin de gerçek yaşamda görülen insan çeşitliliğine rağmen keskin biçimde iyi ve kötü olarak ayrılması da böyledir. “İyi” olanlar yardımcılar, “kötü” olanlar ise hikâyenin kahramanı haline gelmiş benliğin düşmanları ve rakipleridir.
Elbette pek çok düşsel yazının saf gündüz düşü modelinden oldukça uzak olduğunun farkındayız; yine de bu modelden en uç sapmaların bile kesintisiz bir geçiş dizisi aracılığıyla onunla bağlantılı olabileceği kuşkusunu bastıramıyorum. “Psikolojik” roman denen pek çoğunda yalnızca bir kişinin—yine kahramanın—içten betimlendiği dikkatimi çekmiştir. Yazar adeta onun zihninin içine oturur ve diğer kişilere dışarıdan bakar. Modern yazarın benliğini kendini gözlemleme yoluyla birçok parça benliğe bölme ve ruhsal yaşamının çatışan akımlarını birçok kahramanda kişileştirme eğilimi psikolojik romanın özel niteliğini açıklar. “Eksantrik” diye tanımlanabilecek bazı romanlar gündüz düşü tipine özellikle karşıt görünür. Bu romanlarda kahraman olarak tanıtılan kişi çok az etkin rol oynar; başkalarının eylemlerini ve acılarını bir seyirci gibi izler. Zola’nın sonraki eserlerinin çoğu bu kategoriye girer. Ama yaratıcı yazar olmayan ve normdan bazı yönlerden sapan bireylerin psikolojik analizlerinin de benzer gündüz düşü varyasyonları gösterdiğini belirtmeliyim; burada benlik yalnızca seyirci rolüyle yetinir.
Yaratıcı yazarı gündüz düşçüsüyle ve şiirsel yaratımı gündüz düşüyle karşılaştırmamızın değeri olacaksa bunun bir şekilde verimli olduğu gösterilmelidir. Örneğin daha önce ortaya koyduğumuz fantezi ile üç zaman ve bunları birbirine bağlayan dilek arasındaki ilişki tezini bu yazarların eserlerine uygulamayı deneyelim ve onun yardımıyla yazarın yaşamı ile eserleri arasındaki bağlantıları inceleyelim. Bu soruna yaklaşırken genellikle hangi beklentilerin kurulacağı bilinmez; çoğu zaman da bağlantı çok basit terimlerle düşünülür. Fantezilerden elde ettiğimiz içgörünün ışığında şu durumu beklemeliyiz: şimdiki zamanda güçlü bir deneyim yaratıcı yazarda daha eski bir deneyimin (genellikle çocukluğa ait) anısını uyandırır; bundan da yaratıcı eserde yerine getirilen bir dilek doğar. Eserin kendisi hem son kışkırtıcı olayın hem de eski anının öğelerini içerir.
Bu formülün karmaşıklığından korkmayın. Aslında bunun çok yetersiz bir şema olduğunu düşünüyorum. Yine de gerçek duruma ilk yaklaşımı içerebilir; ve yaptığım bazı denemelerden sonra yaratıcı yazıları bu açıdan incelemenin verimsiz olmayabileceğini düşünüyorum. Yazarın yaşamındaki çocukluk anılarına verdiği vurgu—belki şaşırtıcı görülebilir—sonunda şu varsayımdan kaynaklanır: yaratıcı yazı da gündüz düşü gibi çocukluk oyunlarının bir devamı ve yerine geçenidir.
Ancak hazır ve tanıdık malzemenin yeniden işlenmesi olarak tanımamız gereken düşsel eser türlerine de geri dönmeliyiz. Bu durumda bile yazar belirli bir bağımsızlığı korur; bu bağımsızlık malzeme seçiminde ve çoğu zaman oldukça geniş olan değişikliklerde ortaya çıkar. Ancak malzeme zaten hazırsa halkın ortak hazinesinden—mitlerden, efsanelerden ve masallardan—türetilmiştir. Bu tür halk psikolojisi ürünlerinin incelenmesi henüz tamamlanmamıştır; ama özellikle mitlerin bütün halkların dilek dolu fantezilerinin çarpıtılmış kalıntıları, genç insanlığın seküler düşleri olması son derece muhtemeldir.
Makalenin başlığında yaratıcı yazarı öne koymuş olmama rağmen onun hakkında fanteziler hakkında söylediğimden çok daha az şey söylediğimi söyleyeceksiniz. Bunun farkındayım ve bilgimizin bugünkü durumuna işaret ederek kendimi mazur göstermeliyim. Yapabildiğim tek şey fantezilerin incelenmesinden yola çıkarak yazarın edebi malzemesini seçmesi sorununa götüren bazı öneriler ortaya atmaktır. Yazarın yaratımlarının bizde uyandırdığı duygusal etkileri hangi araçlarla başardığı sorununa ise henüz hiç değinmedik. Ama en azından fanteziler tartışmamızdan şiirsel etki sorunlarına götüren yolu göstermek isterim.
Gündüz düşü gören kişinin fantezilerini başkalarından dikkatle gizlediğini, çünkü bundan utanmak için nedenleri olduğunu söylediğimi hatırlayacaksınız. Şimdi şunu da eklemeliyim: onları bize anlatsa bile bu açıklamalar bize haz vermezdi. Böyle fantezileri öğrendiğimizde bizi iter ya da en azından soğuk bırakır. Ama bir yaratıcı yazar oyunlarını bize sunduğunda ya da onun kişisel gündüz düşleri olarak kabul etmeye eğilimli olduğumuz şeyleri anlattığında büyük bir haz yaşarız; bu haz muhtemelen birçok kaynağın birleşmesinden doğar. Yazarın bunu nasıl başardığı onun en içteki sırrıdır; gerçek ars poetica, tek tek benlikler arasında yükselen engellerle bağlantılı olan bizdeki itme duygusunu aşma tekniğinde yatar. Bu tekniğin kullandığı yöntemlerden ikisini tahmin edebiliriz. Yazar benmerkezci gündüz düşlerinin niteliğini değiştirip gizleyerek yumuşatır ve fantezilerini sunarken bize sunduğu salt biçimsel—yani estetik—haz ile bizi adeta rüşvet verir. Böyle bir haz kazancına, daha derin ruhsal kaynaklardan doğan daha büyük hazların serbest bırakılmasını mümkün kıldığı için bir teşvik primi ya da ön-haz adını veririz. Bana göre yaratıcı yazarın bize sağladığı bütün estetik haz bu tür bir ön-haz karakterine sahiptir ve düşsel bir eserden aldığımız gerçek haz zihnimizdeki gerilimlerin boşalmasından kaynaklanır. Hatta bu etkinin azımsanmayacak bir kısmı yazarın artık kendi gündüz düşlerimizin de kendimizi suçlamadan ya da utanmadan tadını çıkarabilmemizi sağlamasından kaynaklanıyor olabilir. Böylece yeni, ilginç ve karmaşık araştırmaların eşiğine gelmiş oluyoruz; ama en azından şimdilik tartışmamızın sonuna da.