• PSİKANALİZE GİRİŞ

  • KENDİLİK VE NESNE
    İLİŞKİLERİ

  • PSİKANALİZ

  • PSİKANALİTİK
    PSİKOTERAPİLER

  • PSİKANALİZLE
    SANAT-I-YORUM

GEÇİCİLİK ÜZERİNE, S. Freud

GEÇİCİLİK ÜZERİNE, S. Freud

Çok yakın bir zamanda, sessiz bir dost ve henüz genç ama şimdiden ünlü bir şairle birlikte yazlık bir yürüyüşe çıkmıştım; gülümseyen bir kırsal manzara içinde yürüyorduk. (1 [Freud 1913 Ağustosunun bir bölümünü Dolomitler’de Lou Andreas-Salomé ve Rainer Maria Rilke ile geçirmiştir. Bkz. Lehmann (1966).]) Şair çevremizdeki manzaranın güzelliğine hayranlık duyuyordu ama bundan haz duymuyordu. Onu rahatsız eden düşünce şuydu: bütün bu güzellik yok olmaya yazgılıydı; kış geldiğinde yok olacaktı, tıpkı bütün insan güzelliği ve insanların yaratmış olduğu ya da yaratabilecekleri bütün güzellik ve görkem gibi. Başka türlü sevip hayran kalacağı her şey, kaderi olan bu geçicilik yüzünden onun gözünde değerinden yoksun kalmış görünüyordu.

Bildigimiz gibi, güzel ve kusursuz olan her şeyin çürümeye yatkınlığı ruhsal alanda iki farklı tepkiye yol açabilir. Birincisi genç şairin hissettiği o acı verici umutsuzluğa götürür; ikincisi ise ileri sürülen bu olguya karşı bir başkaldırıya götürür. Hayır! Doğanın ve sanatın bütün bu güzelliğinin, duyularımızın dünyasının ve dış dünyanın gerçekten yok olup hiçliğe karışması mümkün olamaz. Buna inanmak fazla anlamsız ve fazla küstahça olurdu. Bir şekilde bu güzellik varlığını sürdürebilmeli ve yıkımın bütün güçlerinden kaçabilmelidir.

Ama ölümsüzlük talebi arzularımızın öylesine açık bir ürünüdür ki gerçeklik iddiasında bulunamaz: acı verici olan şey yine de doğru olabilir. Her şeyin geçiciliğini tartışmanın bir yolunu göremiyordum ve güzel ile kusursuz olan lehine bir istisna ileri süremiyordum. Ama kötümser şairin şu görüşüne karşı çıktım: güzel olanın geçiciliği onun değerinde bir kayıp anlamına gelmez.

Tam tersine, bir artış anlamına gelir! Geçicilik değeri zaman içindeki kıtlık değeridir. Bir haz alma olanağının sınırlılığı o hazzın değerini artırır. Güzelliğin geçici olduğu düşüncesinin ondan aldığımız hazza engel olması bana anlaşılmaz geliyordu. Doğanın güzelliğine gelince, kış tarafından her yok edilişinde ertesi yıl yeniden gelir; bu nedenle yaşamlarımızın uzunluğu açısından bakıldığında aslında ebedi sayılabilir. İnsan bedeninin ve yüzünün güzelliği kendi yaşamımızın akışı içinde sonsuza dek yok olur; ama onların faniliği yalnızca onlara yeni bir çekicilik verir. Yalnızca bir gece açan bir çiçek bu yüzden bize daha az güzel görünmez. Bir sanat eserinin ya da zihinsel bir başarının güzelliği ve kusursuzluğunun zamansal sınırlılığı nedeniyle değerini yitirmesi gerektiğini de anlayamıyorum. Bugün hayran olduğumuz tabloların ve heykellerin bir gün toza dönüşeceği bir zaman gelebilir; ya da bizden sonra şairlerimizin ve düşünürlerimizin eserlerini artık anlamayan bir insan kuşağı gelebilir; hatta yeryüzündeki bütün canlı yaşamın sona erdiği bir jeolojik çağ bile ortaya çıkabilir. Ama bütün bu güzellik ve kusursuzluğun değeri yalnızca bizim duygusal yaşamımız açısından taşıdığı anlamla belirlendiği için bizden sonra varlığını sürdürmesi gerekmez ve dolayısıyla mutlak süreklilikten bağımsızdır.

Bu düşünceler bana tartışılmaz görünüyordu; ama şair üzerinde de dostum üzerinde de hiçbir etki bırakmadığımı fark ettim. Başarısızlığım beni onların yargısını bozan güçlü bir duygusal etmenin iş başında olduğu sonucuna götürdü ve daha sonra bunun ne olduğunu keşfettiğime inandım. Onların güzellikten aldıkları hazzı bozan şey zihinlerindeki yasa karşı bir başkaldırı olmalıydı. Bütün bu güzelliğin geçici olduğu düşüncesi bu iki duyarlı zihne onun ölümü üzerine duyulacak yası önceden tattırıyordu; ve zihin içgüdüsel olarak acı verici olan her şeyden geri çekildiği için güzellikten aldıkları haz geçicilik düşünceleri tarafından bozuluyordu.

Sevdiğimiz ya da hayran olduğumuz bir şeyin kaybı üzerine duyulan yas sıradan insan için o kadar doğaldır ki bunu kendiliğinden apaçık bir şey sayar. Ama ruhbilimciler için yas büyük bir bilmecedir; kendileri açıklanamayan ama başka belirsizliklerin kendilerine geri götürülebildiği olgulardan biridir. Görünüşe göre belirli bir sevme kapasitesine sahibiz – buna libido deriz – ve gelişimin en erken aşamalarında bu libido kendi benliğimize [Ich] yöneliktir. Daha sonra, yine çok erken bir zamanda, bu libido benlikten nesnelere yöneltilir ve böylece nesneler bir bakıma benliğimizin içine alınır (taken into). Nesneler yok edilirse ya da onları kaybedersek sevme kapasitemiz (libidomuz) yeniden serbest kalır; ve o zaman ya başka nesnelerin yerine geçmesini sağlar ya da geçici olarak benliğe geri döner. Ama libidonun nesnelerinden ayrılmasının neden bu kadar acı verici bir süreç olduğu bizim için bir gizemdir ve bunu açıklayacak herhangi bir varsayım şimdiye kadar kuramadık. Yalnızca libidonun nesnelerine yapıştığını ve bir yerine koyma hazır bulunsa bile kaybedilenleri bırakmak istemediğini görürüz. İşte yas budur.

Şairle yaptığım konuşma savaşın başlamasından önceki yaz gerçekleşmişti. Bir yıl sonra savaş patlak verdi ve dünyanın güzelliklerini elinden aldı. Yalnızca geçtiği kırsal bölgelerin güzelliğini ve yoluna çıkan sanat eserlerini yok etmekle kalmadı; aynı zamanda uygarlığımızın başarılarıyla duyduğumuz gururu, birçok filozof ve sanatçıya duyduğumuz hayranlığı ve uluslar ile ırklar arasındaki farklılıkların sonunda aşılacağına dair umutlarımızı da parçaladı. Bilimimizin yüce tarafsızlığını lekeledi, dürtü yaşamımızı bütün çıplaklığıyla açığa çıkardı ve yüzyıllar boyunca en soylu zihinlerin sürekli eğitimiyle sonsuza kadar ehlileştirildiğini düşündüğümüz içimizdeki kötü ruhları serbest bıraktı. Ülkemizi yeniden küçük yaptı ve dünyanın geri kalanını çok uzak hale getirdi. Sevdiğimiz pek çok şeyi elimizden aldı ve değişmez sandığımız birçok şeyin ne kadar geçici olduğunu bize gösterdi.

Libidomuzun bu kadar çok nesneden yoksun kaldığında bize kalanlara daha büyük bir yoğunlukla sarılmasına, ülkemize olan sevgimizin, en yakınlarımızla olan bağımızın ve ortak olan şeylerle duyduğumuz gururun birden güçlenmesine şaşırmamalıyız. Ama şimdi kaybettiğimiz o başka şeyler, bu kadar çabuk yok olup bu kadar dayanıksız oldukları ortaya çıktığı için gerçekten bizim için değerlerini yitirmiş midir? Birçok kişiye göre öyledir; ama bana göre yine yanlış bir biçimde. Bana öyle geliyor ki böyle düşünen ve değerli olanın kalıcı olmadığı ortaya çıktığı için kalıcı bir vazgeçişe hazır görünen kişiler yalnızca kaybedilen şey için yas tutma durumundadırlar. Yas, bildiğimiz gibi, ne kadar acı verici olursa olsun kendiliğinden sona erer. Kaybedilen her şeyden vazgeçtiğinde kendisini tüketir ve libidomuz yeniden özgür olur (eğer hâlâ genç ve etkinsek) kaybedilen nesnelerin yerine eşit derecede ya da daha değerli yenilerini koymak için.

Umarız bu savaşın yol açtığı kayıplar için de aynı şey geçerli olur. Yas sona erdiğinde uygarlığın zenginlikleri hakkındaki yüksek düşüncemizin onların kırılganlığını keşfetmiş olmamızdan hiçbir şey kaybetmediği görülecektir. Savaşın yok ettiği her şeyi yeniden kuracağız; belki de daha sağlam bir temel üzerinde ve eskisinden daha kalıcı biçimde.