• PSİKANALİZE GİRİŞ

  • KENDİLİK VE NESNE
    İLİŞKİLERİ

  • PSİKANALİZ

  • PSİKANALİTİK
    PSİKOTERAPİLER

  • PSİKANALİZLE
    SANAT-I-YORUM

FREUD’UN YAS ÜZERİNE YAZDIKLARI

FREUD’UN YAS ÜZERİNE YAZDIKLARI

Freud, ilk yazılarından itibaren yas ve melankoli arasındaki ilişkiye değinmiştir. Melankoliyi kayıpla ve dürtü yaşamının kaybıyla ilişkilendirmiş ve şöyle demiştir:

Bu nedenle, libido kaybı yaşanan yasın melankoliyi içerdiği düşüncesinden başlamak çok da yanlış olmayacaktır.[1]

Bir rüyası üzerinden, kayıptan sonra yaşamda kalanların kendini kınama eğilimini ifade etmiştir.[2] Yas tutan bir hastasının, kaybına üzülmesini, kendini teselli etmesini, zamanının çoğunu kaybettiği kişi ile yaşadıklarını düşünerek geçirdiğini saptamıştır.[3] Günlük Yaşamın Psikopatolojisi’nde, kendini suçlama biçiminde ifade bulan ya da bir belirtinin oluşumuna katkıda bulunan kendini cezalandırma dürtüsünün nasıl kendine zarar verme davranışına dönüştüğünü anlatırken dipnotta eskiden kendine zarar vermenin yas tutmanın alışılmış bir işareti olduğunu eklemiştir.[4] Annesinin yasını tutan ve hiçbir zaman bir şey kaybetmemekle övünen bir kadının kaybından bir yıl sonra tiyatroya giderken yanlışlıkla biletini çöpe atmasını bastırılan düşüncelerin eşya kaybetme olarak nasıl ortaya çıktığını göstermeye çalışırken anlatır.[5]

Sıçan Adam, çocukluğundaki kardeşine yönelik saldırgan davranışlarından söz edip kendini suçladığında ve hastalığını babasının ölümüne bağladığında Freud da buna katılır ve normal yas döneminin bir ila iki yıl sürerken, bunun gibi patolojik bir dönemin süresiz olarak sürebileceğini söyler.[6] Freud’un Sıçan Adam ile analizinin önemli bir kısmı babasına dair anlattıklarının çözümlenmesidir ve bir yas çalışmasıdır.

Psikanalizle İlgili Beş Konuşma’da[7], histerik ve nevrotiklerin, uzak geçmişin acı verici yaşantılarına duygusal olarak bağlı kaldıklarını ve geçmişten kurtulamadıkları sonucuna varır. Örnek verdiği Breuer’in hastasının bütün travmalarının hasta babasına baktığı döneme ait olduğu ve semptomlarının yalnızca babasının hastalığı ve ölümü için anısal işaretler olarak değerlendirilebileceğini belirtir. Kayıptan sonraki yas sürecinde bunların normal olduğunu ama on-on beş yıl sonrasında görülüyorsa anormal bir bağlanma olarak kabul edileceğini ifade eder.

Leonardo da Vinci ve Çocukluğundan bir Anı’da[8] onun, annesinin cenazesinin masraflarını kaydetmesini ve başka bir şey yazmamasını duyguları bastırma ve yer değiştirme ile annesi için tuttuğu yasın tanınmaz hale gelmiş izleri olarak yorumlar. Takıntılı nevroz belirtilerine benzetir. Takıntılardaki zorlamanın dürtüsel gücü gösterdiğini ve Leonardo da Vinci’nin annesine yönelik erotik bağını gösterdiğini öne sürer.

1910’daki “İntihar Üzerine bir Tartışmaya Katkılar”[9] konuşmasında yaşam dürtüsünün, yalnızca hayal kırıklığına uğramış bir libido yardımıyla mı yoksa benliğin [Ichs] kendi bencil güdüleri [Ichmotiven] uğruna kendini koruma ilkesinden vazgeçmesiyle mi yenildiğini ve intiharı ortaya çıkarttığını araştırır. Bu araştırmada yas ve melankolinin daha çok araştırılması ve karşılaştırılması gerektiğini belirtir.

Paranoyanın dinamiğini irdelerken “sadece yasta değil normal ruhsal yaşamda ve sürekli olarak libidomuzu insanlardan ya da başka nesnelerden bu şekilde ayırdığımız ve hasta olmadığımız kesindir. … Normal bir kişi hemen kaybedilen bağlanmanın yerine bir ikame aramaya başlar; bu ikame bulununcaya kadar serbest kalan libido zihninde askıda tutulur ve orada gerilimler yaratır, ruh hâlini renklendirir. … Paranoyada serbest kalan libido benliğe bağlanır ve benliğin büyütülmesi için kullanılır.” der.[10]

Totem ve Tabu

1912-13’e geldiğimizde Freud’un yasın dinamiklerine dair yazdığı en kapsamlı içerik olarak Totem ve Tabu’yu[11] görürüz. Burada, normal yas ile melankoliden farklı süreçler olarak kayba karşı büyüsel düşünce kapsamında verilen tepkileri değerlendirir. Burada yansıtma olarak açıkladığı bazı durumlar, çocuksu ve ilkel düzeydeki ilişkiler kapsamında kaldığı için daha sonra yansıtmalı özdeşleşme olarak tanımlanmıştır. Ruhsal ayrışmanın gerçekleşmediği bir aşamada, melankoli gibi bir patolojiye kaymadan libidonun nasıl dönüştüğünü göstermiştir. Aslında daha çok üzerinde durduğu saldırganlığın dönüşümleri olmuştur. Tabu, yasakları ile ruhsal gerilemeyi ve canlanan dürtüsel eylemleri sınırlar ve toplumun geleneği içinde yas tutmanın yolunu belirler.

“Tabu ve Duygusal Çifte değerlilik” içindeki “Düşmanlara Yönelik Davranışlar” alt bölümünde savaşı kazanan kişinin öldürdüğü kişiyi kızdırmaması için yapması gerekenleri ele alır.

“‘Öfkelenme’ derler, ‘çünkü başın burada bizimle; daha az şanslı olsaydık, şimdi bizim başlarımız senin köyünde sergilenmiş olabilirdi. Senin gönlünü almak için kurban sunduk. Ruhun artık huzur bulabilir ve bizi rahat bırakabilir.”[12]

Savaşta bir düşmanı öldüren kişinin uygulaması gereken yasaklar vardır: cinsel ilişkiye girmemek, et yememek, konuşmamak, yanan ateşe bakmamak vb. Dürtüler, sanki öldürülenle özdeşleşilmiş gibi ve cezaya çarptırılıyormuş gibi yasaklanmıştır: Düşmanın saçlı derisini yüzen savaşçı saçını tarayamazdı.

“Ölüler Üzerindeki Tabu” altbölümünde ölülerin düşmanlarmış gibi muamele gördüğü ve dokunma yasağının sanki ölüm bulaşacakmış gibi uygulandığını belirtir. Maoriler’de ölülere dokunanalar ve cenaze törenine katılanlar kirlenmiş kabul edilir ve ilişki kesilir.[13] Freud, dul kalmış erkek ve kadınlarla bağlantının kesilmesi uğraşlarına başka örnekler verir. Dul kalan kişi kendisine eş arayamaz çünkü ölen kişinin hayaletinin öfkesinden korkar. Freud, ölen kişinin adının anılmasının yasaklanmasına özel bir yer ayırır. İlkel kabilelerde kişinin adı kişiyi simgelemiyor, kişinin kendisi gibi görülüyordur. Bu durumu daha sonra Segal “simgesel denklik” olarak kavramsallaştırmıştır. Böyle bir denklik isme büyük bir anlam yükler ve ismin kullanılması, yasın tutulması ve ayrışma imkansızlaşır. Freud bu dinamiğin bir benzerini, büyüsel düşüncenin egemen olduğu bir obsesif nevroz örneği ile nevrozda gösterir.

Yas ile ölen kişiye yönelik tabular arasındaki farkı ortaya koyar. “Yas, ölen kişiyle meşgul olma, onun anısı üzerinde durma ve onu mümkün olduğu kadar uzun süre koruma eğilimindedir.” Bunun tersine ilkel kabilelerde ölen kişiye yönelik tabular vardır “Çünkü onlar ölen kişinin hayaletinin varlığından ya da geri dönüşünden korktuklarını gizlemezler; ve onu uzak tutmak ya da kovmak için çok sayıda tören gerçekleştirirler.” Ölen kişinin adı gibi ölen kişinin durumu ve eşyaları doğrudan ölen kişiyi çağırmak ve kışkırtmak demektir ve aynı zamanda ölen kişinin yarattığı korku onu bir “şeytana” ya da “kötü ruha” dönüştürmüştür.

Freud nevrotikler açısından bu korkuyu obsesif kendini suçlamalar ile ilişkilendirir: sevilen kişinin ölümünden belki de kendisinin bir dikkatsizlik ya da ihmal sonucu sorumlu olduğu kuşkusu. Bu suçlamaların kaynağını sevilen kişiye yönelik düşmancıl duygulara bağlar:

Yas tutan kadın gerçekten ölümden sorumlu değildi ya da gerçekten ihmalden suçlu değildi; kendini suçlamaların ileri sürdüğü şey bu değildi. Bununla birlikte onda —kendisi için bilinçdışı olan— bir şey vardı: ölüm gerçekleştiğinde bundan hoşnutsuz olmayacak bir istek; hatta gücü olsaydı gerçekten de ölümü meydana getirebilecek bir istek. Ölüm gerçekleştiğinde ise kendini suçlamalar bu bilinçdışı isteğe karşı bir tepki olurlar. Belirli bir kişiye karşı yoğun bir duygusal bağın bulunduğu hemen her durumda, bilinçdışında şefkatli sevginin ardında gizlenmiş bir düşmanlık bulunduğunu görürüz. Bu, insan duygularının çifte değerliliğinin klasik örneğidir, prototipidir.

Çifte değerlilik herkeste farklı oranlarda bulunur ve obsesif nevrozlardaki düzeyi ilkel insanlarınkine benzer. Freud, ilkel insanların düşmanlığı ve öldürmekten aldıkları hazzı, ölü insanlara “yansıttığını” ve savunmanın ölüye yer değiştirdiğini belirtir.[14] Freud çifte değerliliğin yansıtmaya neden olduğunu belirtir.[15] Bu yansıtma ile ölen kişinin ruhu düşmanlığı ve öldürme hazzını taşır ve yas süresi boyunca bunları eyleme geçirmeye çalışır. Bunu engellemek adına ortaya yasaklar ve engellemeler içeren tabular çıkar. Bilinçli acı ve korkunun arkasında bilinçdışı tatmin vardır. Ölülere karşı düşmanlık kişinin kendisini savunmasına dönüşmüştür. Ölülerin pasifliği, ayartıcı güçleri ile durumu şiddetlendirirler. “Ölü bir insanın çaresiz olması, hayatta kalan kişi için düşmanca tutkularını serbest bırakmaya bir teşvik oluşturur ve bu ayartmanın bir yasakla karşılanması gerekir.”[16]

“Çocuklukta Totemizmin Geri Dönüşü” bölümünde totem hayvanının taklit edilmesinin, öldürülmesinin, yenmesinin ve yasının tutulmasının topluca yapıldığını ve bu törenden kimsenin kaçamayacağını yazar. Sonra “normalde yasaklanmış olanı yapma özgürlüğü” ile şenlik başlamaktadır. Freud psikanalizim, totem hayvanının “baba”nın yerine geçtiğini ortaya çıkarttığını belirtir. Bu durumda babaya başkaldırılması ve yenmesi bir eyleme dökme, ardından gelen festival manik bir savunmadır. Freud, dışlanmış erkek kardeşlerin, birincil sürüdeki babayı öldürüp yedikleri ve böylelikle onunla özdeşleştiklerini ve her birinin babanın gücünden bir parça aldıklarını tasarımlar. Sonrasında ölmüş babanın gücü daha çok hissedilir suçluluk ve pişmanlık bir “sonradan itaat”e dönüşür. Babanın yerine geçen totem hayvanının öldürülmesi ve kabilenin kadınlarına sahip olmak yasaklanır.

Robertson Smith’ten bir alıntı ile başka bir kanıt sunar:

“Yas, tanrısal trajediye duyulan sempatinin kendiliğinden bir ifadesi değildir; zorunludur ve doğaüstü öfke korkusuyla dayatılmıştır. Yas tutanların başlıca amaçlarından biri tanrının ölümünden sorumlu olmadıklarını beyan etmektir —Atina’daki ‘öküz öldürme’ gibi insan biçimli kurbanlarla bağlantılı olarak daha önce karşımıza çıkan bir nokta.” (A.g.e., 412.)

Freud burada, oral saldırganlık olarak eyleme dökülen saldırganlık dürtüsünün, yas içinde önce saldırganlığın geri dönmesi korkusuna sonra suçluluk ve pişmanlığa dönüştüğünü ve tabular ile çözüme kavuştuğunu ortaya koymuştur.

Şeytani Nevroz’un, Babanın Yerine Geçen olarak Şeytan bölümünde insanlığın tarih öncesindeki birincil sürünün babasının ve kişilerin çocukluklarındaki babanın sevilen iyi kısmının tanrı imgesine, korkulan kötü baba kısmının şeytan inancına dönüştüğünü açıklar. İlkel birincil babanın iyi tanrıdan çok sınırsız bir biçimde kötü olan şeytani özellikleri barındırdığını öne sürer.[17] Bu yorumları ressam Cristoph Haizmann’nın, babasının yasıyla ve ilişkisiyle ilintilendirdiği resimler ile açıklar.

Geçicilik Üzerine

Freud, Lou Andreas-Salomé ve Rainer Maria Rilke ile yaptığı konuşma üzerindeki değerlendirmesinde kayıp hakkındaki iki tepkiyi irdeler. Birincisi şairin, güzelliklerin kaybolacak olmaları yazgısı yüzünden güzelliklere değer verememesiydi. Freud bunu, zihnin içgüdüsel olarak acı verici olan şeyden geri çekilmesi ama aynı zamanda acı verici bir umutsuzluğa düşmesi olarak açıklar. İkincisi ise geçiciliğe ve kayba karşı bir başkaldırı olması ve güzelliklerin varlığını sürdürebilmesi ve yıkımın bütün güçlerinden kaçınabilmeleridir. Freud, geçiciliğin güzelliğe değer kattığını da savunur. Yası şöyle açıklar:

Görünüşe göre belirli bir sevme kapasitesine sahibiz – buna libido deriz – ve gelişimin en erken aşamalarında bu libido kendi benliğimize [Ich] yöneliktir. Daha sonra, yine çok erken bir zamanda, bu libido benlikten nesnelere yöneltilir ve böylece nesneler bir bakıma benliğimizin içine alınır (taken into). Nesneler yok edilirse ya da onları kaybedersek sevme kapasitemiz (libidomuz) yeniden serbest kalır; ve o zaman ya başka nesnelerin yerine geçmesini sağlar ya da geçici olarak benliğe geri döner. Ama libidonun nesnelerinden ayrılmasının neden bu kadar acı verici bir süreç olduğu bizim için bir gizemdir ve bunu açıklayacak herhangi bir varsayım şimdiye kadar kuramadık. Yalnızca libidonun nesnelerine yapıştığını ve bir yerine koyma hazır bulunsa bile kaybedilenleri bırakmak istemediğini görürüz. İşte yas budur.

Savaşın yıkıcılığını ve güzellikleri nasıl yok ettiğini belirtir. Savaşın yol açtığı kayıpların yası sona erdiğinde her şeyin, belki de daha sağlam ve kalıcı bir biçimde yeniden kurulacağını ifade eder.

Yas ve Melankoli

Freud bu makalesinde[18] melankoliyi açıklamak için yası kullanır. Daha öncesinde gördüğümüz gibi Freud, yas ve melankoli arasındaki bağ üzerinde baştan beri düşünmüştür. Yas bir kayba verilen tepkidir ve garip davranışlar içerse de açıklanabildiği için normal kabul edilir.[19] Yasta gerçekliğin değerlendirilmesi, libidonun nesne ile bağlarının koparılmasını ister. Freud burada yas sürecini nesne ile bağların kopması gerçeğinin algılanması ile insanın nesne ile libidinal bağını bırakmak istememesi arasındaki mücadele ve ruhsal işlemleme olarak tanımlar. Gerçeklik ilkesi ile haz ilkesi karşı karşıya gelmiştir.

Melankolide gerçeği değerlendirme yetisi bozulmuştur. Kişi kimi kaybettiğini bilse dahi bu kayıpla neleri kaybettiğini bilemez. Kayıp, bilinçdışındaki ve tanımlanamayan bir nesne yitimi ile ilgilidir. Benlik yoksullaşır ve boş hale gelir. Saldırganlık kişinin kendisine yönelir, kendini suçlama, aşağılama, yargılama ve cezalandırma görülür. Freud burada iki çıkarımı artarda yapar. Önce, benliğin vicdan denen bir parçasının diğer parçasını bir nesne gibi ele geçirip eleştirdiğini saptar. Sonrasında melankolik kişinin kendine yönelik suçlamaların aslında sevdiği ve kaybettiği kişiye yönelik olduğunu saptar. Melankolinin gelişimini şöyle açıklar:

Sonuç, normalde olması gerektiği gibi, libidonun bu nesneden çekilmesi ve yeni bir nesneye kayması değil, ortaya çıkması için daha fazla koşulu gerektiren başka bir şeydir. Nesne yatırımının direnci düşüktür ve sona erer, ancak serbest kalan libido başka bir nesneye kaymaz. Benliğe geri çekilir. Lakin libido orada beklenildiği gibi kullanılmaz, terk edilen nesne ile Benlik arasında bir özdeşim kurmaya hizmet eder. Nesnenin gölgesi Benliğin üzerini öyle bir kaplar ki, Benlik sanki bir nesneymiş, hatta terk edilen nesneymiş gibi özel bir öğece eleştirilebilir hale gelir. Bu şekilde, nesne kaybı bir Benlik kaybına, Benlik ile sevilen kişi arasındaki çatışma ise, Benlik eleştirisi ve özdeşim sonucu değişen Benlik arasındaki bir yarığa dönüşmüş olur.

Sevilen nesnenin kaybının çifte değerlikli duyguları ortaya çıkarttığını ve bunun obsesif nevrozda iyi görüldüğünü belirtir. Melankoli ve obsesif nevrozda nesneye yönelik düşmanlık kendine yönelik düşmanlığa ve kendini cezalandırmaya dönüşürken hastalık aracılığıyla kişi yaşayan sevdiklerine de acı çektirmeyi başarır.

Melankolik, libidosunu nesneden geri çekmiştir ve “narsisistik özdeşim” ile nesne benliğin içinde yeniden kurulmuştur, âdeta benliğin üzerine yansıtılmıştır.[20], [21] Freud kayıpla ilgili açıkladığı bu dinamiklerle; melankolinin narsistik özdeşime ve kendini suçlamaya, obsesif nevrozun sadizme, maninin aç bir kurt gibi yeni nesne yatırımları aramaya, tabuların saldırganlığın yasaklanmasına gittiğini yas tutmanın ise yaşama evrilebildiğini göstermektedir. Bu açıdan yas saldırganlığın ve acının ruhsal açıdan işlenmesidir. Freud bunun çok yavaş olduğunu, nesneyle ilişkili anılarda değerlendirilip libidinal yatırımın süremediği ve nesnenin artık var olmadığı gerçeğinin görüldüğünü, benliğin yok olmak istememe ve yaşamanın verdiği narsisistik doyum ile nesneden ayrılmaya ikna olduğunu belirtir. “Yas bitince neden bir zafer evresine girilmez?” sorusunun yanıtını “Geçicilik” makalesinde vermiş gibidir. Yas bitince geçiciliğe teslim olunur ve nesnelerin değeri artar. Yani manik bir zafer değil sevme ve değer verme yetisinde bir derinleşme olur. Bu yazısında Freud, nesneyi terk eden libidinal yatırımın yok olmamak için Benliğe sığındığını, böylelikle bilinçli hale geldiğini ve Benliğin bir bölümüyle eleştirel öğesi arasında geçen bir çatışma olarak bilinçte temsil edildiğini belirtir.

“Yasta libidoyu nesneden ayırma denemelerinin önbilinçten bilince geçmesinde bir engel yoktur, melankolide bu yol tıkalıdır.” Yasta bu geçişin açık olması yapısal çifte değerliliğin çalışılmasına olanak tanır.[22]

Travmalara Saplanma – Bilinçdışı

Bu konuşmasına[23] kocasından (evliliğinin başarısızlığını kabul edemediği için) ve babasından (babaya erotik saplanma) ayrılamayan üç kadın hasta (biri Breuer’in hastasıdır) örneği ile başlar. Ayrışma ve yas tutma gerçekleşememekte, bir saplanma ortaya çıkmaktadır. Sonra klasik bir saplanma örneği olarak travmatik bir kaza sonrası gelişen travmatik nevrozları verir. Travmayı şöyle tanımlar:

Kısa bir süre içinde ruhsallığa normal biçimde işlenemeyecek ya da boşaltılamayacak kadar güçlü bir uyarım artışı getiren bir deneyime travmatik deriz; bu da enerjinin işleyiş biçiminde kalıcı bozukluklara yol açar.

Duygusal saplanma açısından en iyi örneğin yas olduğunu, şimdi ve gelecek açısından bir yabancılaşma içerdiğini belirtir. Travma yaşamanın da benzer bir etki yapabildiğini, geçmiş üzerinde zihinsel bir yoğunlaşma yaşayabileceğini ifade eder. Evliliğindeki başarısızlık yüzünden obsesif nevroz belirtileri gösteren hastanın belirtileri ile geçmişte yaşadığı deneyim arasındaki bağlantının bilinmeden kaldığını ve analizle ortaya çıktığını, bunun da bilinçdışının kanıtı olduğunu açıklar. Belirtiler her zaman, gerçekleşememiş başka bir sürecin yerine geçerler, bilinçdışı süreçlerle oluşur ve bilinçdışı anlamı ortaya çıkartılınca, ki bu ancak hastanın içsel değişimi ile olmalıdır, iyileşebilmektedirler. Bu noktada amnezilere değinir ve psikanalizin amaçlarından birisinin de amnezileri ortadan kaldırmak olduğunu söyler.

Özdeşleşme[24]

Melankolide benlik, acımasız bir biçimde kendini değersizleştirir, eleştirir ve suçlar. Freud, bunların, içe yansıtılmış nesneye yöneldiğinin açık olduğunu, benliğin ikiye bölündüğünü ve bir parçasının diğerine saldırdığını saptar. Saldırılan kısım kayıp nesneyi içerir. Saldıran kısım benlikte gelişen vicdandır, eleştireldir, çocukluk narsisizminden köken alır ve daha sonra benlik ideali olacaktır. Kendini gözlemleme, ahlaki vicdan, düşlerin sansürü ve bastırmadaki başlıca etki olma işlevleri taşır.

Melankolide nesnenin benliğe alınması ve nesne yatırımının özdeşleşmeye dönüşmesinin yaygın bir süreç olduğunu fark etmiş ve bunun benliğin oluşmasında etkili olduğunu saptamıştır.[25]

Ketlenmeler, Belirtiler ve Kaygı

Bu makalenin birçok yerinde yas tutmayı kaygı ile karşılaştırır. Genelleşmiş ketlenmelere bir örnek olarak yası verir. Benlik zor ruhsal görevler ile karşılaşınca büyük miktarda enerji kullanır ve başka alanlarda kullanmak için enerjisi azalır.[26] Yas, kaygı ve acı gibi hoşnutsuzluk taşıyan bir duygudur. Kaybın ne zaman kaygıya ne zaman yasa ne zaman acıya yol açtığını sorgular. Yıllardır aklında olan ayrılığın verdiği acının kaynaklarını yine araştırır. Geçici yokluk kaygıya, kalıcı kayıp yasa neden olabilir. Nesne sevgisinin kaybı, yani nesne yok olmadığı halde duygusal bir kayıp yaşamak da kaygıya neden olur.

Ruhsal acının ortaya çıkışını nesneye yapılan yatırımın yoğunluğuna ve kaybının yarattığı “özlem”e bağlar. Fiziksel acıdaki, acı duyulan alana yapılan yüksek narsisistik yatırımı, kaybedilen nesnenin ruhsallıkta kapladığı alana yapılan yatırımla ve hissedilen acı ile eş tutar.[27] Yas tutmanın gerçekliği değerlendirmenin etkisi altından ilerlediğini belirterek yazısına son verir. Yas tutan kişi, kaybettiği nesnenin artık var olmadığı ve ondan ayrı olduğunu anlayarak yasını tutar. Nesneye yapılan yatırım yavaş yavaş geri çekilir. Özlemin içindeki yüksek ama karşılanamayan yatırım, çözülen bağlar acıya neden olur.

 


[1] Draft G. Melancholia, 1895, s. 228 SE 1

[2] Letter 50, 1896, s. 260 SE 1

[3] Fräulein Elisabeth von R. 1893, s. 145 SE 2

[4] Günlük Yaşamın Psikopatolojisi, 1901, SE 6, s.154

[5] Günlük Yaşamın Psikopatolojisi, 1901, SE 6, s. 179

[6] Some Obsessıonal Ideas, SE 10, 1909, s. 143

[7] Five Lectures on Psychoanalysis, Second Lecture, 1909, SE 11, S. 18

[8] Leonardo da Vinci ve Çocukluğundan bir Anı, 1910, SE 11, s. 95-96

[9] Contributions to a Discussion on Suicide, 1910-1911, SE 11, S. 222

[10] Notes On A Case Of Paranoıa, 1910, SE 12, s. 62

[11] Totem ve Tabu, (1913 [1912–13])

  1. Ensestin Korkusu
  2. Tabu ve Duygusal Çifte değerlilik
  3. Animizm, Büyü ve Düşüncelerin Tümgüçlülüğü
  4. Çocuklukta Totemizmin Geri Dönüşü

[12] “Tabu ve Duygusal Çifte değerlilik”, 1913, s. 43

[13] “Ölüler Üzerindeki Tabu”, 1913, s. 55

[14] Bu türden bir “yansıtma” savunması günümüzde “yansıtmalı özdeşleşme” olarak tanımlanır.

[15] S. 90

[16] Age. S. 63

[17] “Babanın Yerine Geçen olarak Şeytan”, Şeytani Nevroz, 1922, SE XIX, s. 76

[18] Mourning and Melancholia’, SE, 14, (1916–17 [1915]), s. 217.

[19] Melankoliyi; “derin biçimde acı veren üzüntü, dış dünyaya duyulan ilginin sekteye uğraması, sevme yetisinin kaybı, tüm etkinliklere ket vurulması, yerini kendini suçlama ve aşağılamaya bırakmış, cezalandırılacağına dair sanrısal bir bekleyiş içinde kendilik duygusunun değerden düşmesi” olarak tanımlar.

[20] General Theory Of The Neuroses, xxvi Libido Theory And Narcissism, SE 15, 1916-17 s. 379.

[21] Group Psychology, ( vii) İdentification, SE 18, 1921, s. 100

[22] Melankolide, nesne gittikçe değersizleşir ve libidonun nesneye saplantısının gevşerse bir çözülme olur.

[23] xvi i i Fixation to Traumas – The Unconscious, SE 15, 1916-17 s. 241

[24] Group Psychology, ( vii) İdentification, SE 18, 1921, s. 100

[25] The Ego and the Superego (Ego Ideal) SE 19, 1923, s. 25

[26] inhibitions, symptoms and anxiety, SE 20, 1925, s. 80

[27] Inhibitions, symptoms and anxiety, “Kaygı, acı ve yas”, s. 149