• PSİKANALİZE GİRİŞ

  • KENDİLİK VE NESNE
    İLİŞKİLERİ

  • PSİKANALİZ

  • PSİKANALİTİK
    PSİKOTERAPİLER

  • PSİKANALİZLE
    SANAT-I-YORUM

BOLLAS'IN "ÖLÜ ANNE VE ÖLÜ ÇOCUK" MAKALESİ ÜZERİNE

BOLLAS'IN

Bollas bu makalesinde[1] Antonio adını verdiği bir olgunun analiz öyküsünü anlatır. Antonio iş yaşamında tekrarlayan bir örüntü sergiler: başlangıçta son derece umut vaat eden, idealize edilen bir çalışan olur; ardından görünür bir dış neden olmaksızın geri çekilir, küskünleşir ve nihayetinde işverenin hayal kırıklığı ve çaresizliği eşliğinde işten ayrılır ya da çıkarılır. Duygusal ilişkilerinde de benzer bir örüntü görülür. İlişkiler çoğunlukla yoğun bir yakınlık ve umutla başlar; karşı tarafla güçlü bir bağ kurulmuşken Antonio bir anda içsel olarak kopar, duygusal olarak geri çekilir ve çoğu zaman hiçbir açıklama yapmadan ilişkiyi sonlandırır. Bu ani kopuşlar, karşı taraf için yıkıcı ve anlaşılmazdır; Antonio ise bu ayrılıkları çoğu zaman "hiçbir şey olmadı" şeklinde yaşar.

Antonio, beş çocuklu bir ailenin ortanca çocuğudur. Yaşamının ilk dört yılını Sicilya'da, geniş aileyle iç içe, canlı ve sosyal bir ortamda geçirir. Babası saygı gören bir iş sahibidir; anne sıcak, çevrili ve duygusal olarak mevcuttur. İngiltere'ye göçle birlikte bu dünya çöker: baba statüsünü ve neşesini kaybeder, anne hamilelik ve göçün kederiyle derin bir depresyona girer ve çocuklardan duygusal olarak çekilir. Antonio için o dönemde erkek kardeşin doğumu, annesinin kendisinden çekilişinin somut simgesi olur. Bu kıskançlık, açık düşmanlık ya da davranışsal saldırganlık biçiminde değil; sessiz, uzun süreli bir küskünlüğe çekilme şeklinde örgütlenir.

Taklit: Bir İnkorporasyon Tekniği

Antonio bir gün seansta Bollas'ın söylediklerini tekrar ederek seansı geçirir. Bollas bu duruma şaşırır ve analiz boyunca bu durumun dinamiklerini araştırır. Seansı şöyle anlatır:

"Bir gün çok sakin bir şekilde oturdu ve gözlerini kırpmadan bana baktı. Beş dakika kadar bekledim ve sonra "Şey...?" dedim; o da "Şey...?" diye yanıtladı. Yanlış anlaşıldığımı düşünerek "Aklına ne geliyor?" dedim; "Aklına ne geliyor" diye yanıtladı. Düz, boş bir yankıydı. Şaşkınlıkla "Pardon?" dedim; "Pardon" dedi. Oldukça kafam karışmıştı. Ne olup bittiğine inanmak zordu. Başka bir soru sordum, onu da tekrarladı; sonra herhangi bir nedenle beni yankıladığını söyledim. Bu yorumu da tekrarladı. Daha önce hiçbir hastayla böyle bir şey yaşamamıştım ve nasıl ilerleyeceğimi bilmiyordum. Seansın büyük bölümünde sessiz kaldım, yalnızca zaman zaman davranışına dikkat çektim ve seansın sonlarına doğru niyetinin ne olduğunu bilmediğimi, ancak beni analitik konumumdan düşürmeye, onunla ve kendisiyle alay etmeye çalıştığını ve kendisinin içinde alaycı ve rahatsız edici bir şeyin ortaya çıktığını düşündüğümü söyledim. Yorumum karanlıkta atılmış bir bıçak gibiydi. Gerçekten ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Deneyim, iletişimin ölümü gibiydi; o canlıydı ve yanımdaydı, ama ilişki kurma ruhu sanki söndürülmüştü. Anlamını kavrayamadığımı biliyordum."

Bollas, bu seansta sanki travmatize olmuştur. Bir terapist için kâbus olabilecek bir seans yaşamış ve ne kadar zorlandığını ifade edebilmiştir. Bu yaşadıklarının anlamını Green'de bulur. Green'den alıntı yaparak annenin ruhsal olarak geri çekilmesi ile çocuğun taklit mekanizmasını kullanmasını açıklar:

"Green; anne, canlı anneliğini aniden yitirdiğinde, çocuk ondan yatırımı geri çeker ve onarım yerine onun "taklidini" koyar, der. Bu taklidin amacı, "artık sahip olunamayan nesneye, ona benzemekle değil, nesnenin kendisi olarak sahip olmaktır" (Green, 1983, s. 151). Antonio, seansta beni ani ve tuhaf bir taklit yoluyla sahiplendi; bu, analizin çok erken bir döneminde gerçekleştiği için anlamam mümkün olmadı ve böylece aktarım niyetini yerine getirdi--beni, anlamı olmayan bir şeyi deneyimlemeyle şoke etmek; bu, Green'in, kendiliği anlamsızlığıyla yaralayan eylem kuramına karşılık gelir."

Taklit, ilkel bir savunma olduğu için seanstaki bir gerileme anına tanık oluruz. Taklit, hastanın Bollas olması aracılığıyla Bollas'ı inkorpore etme isteğini ve ihtiyacını da gösterir. Taklit ve inkorporasyon özdeşleşmenin ilk aşamalarındandır. Antonio, Bollas'ın ona libido yatırımı yapmasını sağlar ve ardından bu yatırımı boşa çıkartır.

"Önceki gözlemlerime dayanarak, beni yoğun duygularla yüklü, anlamlı bir yola soktuğunu, ancak anlatıyı kritik anlarda durdurarak ilgimi artırmak ve ardından bunu boşa çıkarmak istediğini söylediğimde bunu kabul etti. Bir uyum oluştuğunda aniden bir şeylerin değiştiğini ya da bir şeyin değişmiş gibi göründüğünü söyledim."

Bu ani değişimler, aktarımın içinden libido yatırımının yükseldiği, yakınlaşmanın arttığı ve ardından ne olduğunun anlaşılamadığı bir kopuş deneyimi olarak tekrar ediyordu.

"Yeni durumlara doğar gibi girdiğini ve anneyle iyi bir balayı yaşadığını, ancak bu dönem sona erdiğinde öfkesini kendisine yönelterek ifade ettiğini söyledim. Bu yanını görmüş olmamın onda bir rahatlama yarattığını ve seanslarda onu yüzleştirdiğimde sık sık gülmesinin nedenlerinden birinin de bu olduğunu söyledim: görülmüş olmak rahatlatıcıydı."

İlgi İsteği Olarak Paranoya

Bollas, yukarıdaki yakınlaşıp uzaklaşmalar gibi paranoid düşüncelerin de kökenlerini araştırır. Hastanın ilgi görme ihtiyacının paranoid düşünceler biçiminde ortaya çıktığını saptar:

"Paranoid düşünceleri ne kadar rahatsız edici olursa olsun, bunların yine de yatıştırmaya yönelik başarısız çabalar olduğunu söyledim: ilgi nesnesi olmaya ihtiyacı vardı, bu ilgi iğrenç bile olsa. Zamanla, gördükleri kişinin-aslında sakatlanmış kendilik parçası olduğunu, hiç bakım görmediğini hissettiği ve ilgiye muhtaç olan bu parça olduğunu söyledim. Yıllardır bana ve işverenlere bu yanını sunduğunu, ancak kimsenin bununla ne yapacağını bilemediğini belirttim.

Bollas hem bu dinamiği hem de bu dinamikteki çocuğun kendiliğini yorumlar:

Antonio, depresif ve o dönemde intikamcı gibi görünen, sevgisini ifade etmeyi bilmeyen ve her şeyi ekşiten çocuğa dair yorumlarımdan rahatlama buldu."

Bu rahatlamalar, yorumların doğrudan doğruya çekirdeğe temas etmesinden değil, ona düşünmeye yarayan bir yapı sunulmasından kaynaklanır:

"Birçok yorumum onun umutsuzluğunun çekirdeğinden uzaktaydı; yine de neden işe yaradıklarını düşünmek ilginçtir. Gerçek acının nedenini gözden kaçırmış olsalar bile, bu yorumlar ona bilinçdışı olarak daha derin umutsuzluk kaynaklarını yansıtacağı açıklayıcı bir yapı sundu; bu yapı aracılığıyla kendisini yeniden düşünebildi ve gerçek bir rahatlama elde etti. Oysa gerçekte, sıradan düşünmeden tuhaf zihinsel durumlara geçiş, dışarıdan gelen bir şey gibi onun üzerine çöküyordu-sanki bir virüs kapmış gibiydi. Ben o anda zihninde değişiyor gibi görünen duruma, zihinsel içeriklere odaklandım. Bu içerikler analiz içinde elbette büyük ilgi ve kaygı uyandırıyordu ve o günkü kaygı ya da depresyon durumlarını açığa çıkarıyordu.

Bu düşüncelerin kendilerinden öte bir anlam taşıyabileceği fikri, dediğime göre, onun kendini cezalandıran bir evrende görme arzusunu bozuyordu."

Travmanın Yarattığı Şaşkınlık

Travma ile çalışırken analistin yaşantısı ve karşı aktarımda deneyimledikleri önemlidir. Çünkü travma deneyimi hastanın zihninde yarattığı dağılma ve şok duygusuyla işlenemez niteliktedir. Bu haliyle tanımlanamaz bir biçimde kalabilir ve seans içinde terapiste atılabilir. Bu yüzden seans sırasında terapistin hissettikleri ve aklına gelen imgeler hastadan etrafa saçılıp dağılan parçaların izlerini taşıtabilirler. Antonio'da sanki yaşadığı travmatik göç ve kardeş doğumu karşısındaki şaşkınlığını Bollas'a atmaktadır.

"Çoğu zaman olduğu gibi, analistin karşı aktarımının, hastanın sunduğu altta yatan hakikatlere ilişkin klinik bir karar vermede yardımcı olabileceğini gördüm. Antonio'nun şiddet düşünceleri beni korkutmuyordu; beni şaşırtıyordu. Garip bir şekilde patlayıcı ve yerinden çıkmış hissediyordum. Bu duygunun, onun kendi deneyimini yansıtabileceğini düşündüm: sanki bunlar, obsesif hastalarda olduğu gibi, kendiliğinden gelen zorlayıcı düşüncelerdi. Ancak Antonio sevimli biriydi ve bunu da, bilinçdışı başkasına duyduğu sevginin bir göstergesi olarak aldım. Ayrıca gerçekten işbirlikçiydi ve analitik yorumlarla gerçek bir rahatlama yaşıyordu; bu da bana, düşündüğüm kadarıyla, onun olması gerektiği kadar hasta olmadığını gösteriyordu."

İçeri Zorla Giren Tasarım Olarak Travma

Bu makalede Bollas'ın özgün katkılarından birisi "içeri zorla giren tasarım" kavramıdır. Bu haliyle travma içeri zorla girerek ya yabancı bir cisim gibi kalır ya kendiliği parçalar ya da kendiliği dağıtır.

"Geriye dönüp baktığımda, bunu farklı ifade edebilirim: taşıdığı hastalık başka bir yerden geliyordu; bu içe yansıtılmış bir tasarım (introject) değil, içeri sokulmuş bir tasarımdı (interject) idi. Interject, iç dünyaya ya ebeveynin yansıtmalı özdeşimi yoluyla kendiliğe sokulan ya da gerçeğin kendisinden gelen ve kendiliği ihlal eden bir travma nedeniyle giren (ya da her ikisiyle) bir iç nesnedir. Introject ise her zaman kendiliğin bir ihtiyacını ya da arzusunu ifade eder-zaman içindeki kendilik durumlarının iniş çıkışlarını yansıtan karmaşık bir iç örgütlenmedir -oysa interject, kendiliğin dili içine "dışarının" zorlayıcı bir girişidir. Tereddüt, belirsizlik, boşluk ve sersemlik gibi farklı durumlar, anlamın bilinçdışı bir işareti olmayan-yalnızca kendiliğin içinde "oturan" - interject'in varlığını yansıtır; düşünce ya da davranış nöbetleriyle sınırlandırılmış bir içerik taşır. O sırada bildiğim tek şey, onu anlamamın eksik olduğuydu. Zorlamanın anlamı yoktu; beklemem gerekiyordu."

Sahneye Konan Travma

İçeri giren yabancı bir cisim olarak travma deneyimi ve bu deneyimle etkinleşen kendilik ve nesne ilişkisi ya benlik onu anımsayana kadar uykuda kalır ya da sürekli uyanık ve hareketli bir biçimde sahneye konur:

"Kötü bir düşünce aklından geçerse, onu bir biçimde bir kenara atabiliyor ya da yakında gelecek bir uzun metrajın fragmanına dönüştürebiliyor; kendiliğini, projeksiyon görüntülerini daha iyi görmek için ışıkları kısan bir sinema gibi karartabiliyordu.

Bir tür dramatist olmuştu. Erken yaşamının dramatizasyonunun, anımsama biçiminde bir histerik eylem olduğunu söylemek doğru olmaz; ama bu sinematografisini tiyatro olarak adlandırmak, kavrayışımıza dolaylı biçimde uygundur. İsterse bir film sahnelemek için projektör ve perdeyle hazır bekleyen girişimci bir kendilik parçası vardı. Diğer yarısı-masum olan-bu kendilikten habersizdi; bu yüzden kendisinin öteki yanının gelişiyle rutin olarak şoke oluyor, sarsılmış ve kederli kalıyordu."

Bollas bu sahnelenişi, iki aşamaya ayırır:

"Sarsıcı olayın gelişi (düşüncelerin kendisi) ve bu gelişin kendilik üzerindeki etkisi (kötülük duygusu yaratması)."

Kötü Kendilik ve Kötü Nesneler

Bollas, libido ve agresyon yüklü kendilik parçalarının bölünmesini açıklar. Umudu vardı ve görülebileceği bir ilişki yaratabiliyordu ama her umut ve görülme ardından yıkıcılık ile umutsuzluk ve gözden kaybolma ortaya çıkıyordu. Nefret yükü, anne-baba tasarımlarını da kötüleştirmişti. Erken yaşta çocuğun anne-babasına duyduğu nefrete ve mazoşizme saplanmasını "ıstırap verici bir cehennem" içinde kalmak olarak tanımlar. Çocuk kendisini bu ıstırabın etrafında kapatır ve zulmedici nesneler üretir. Bundaki başarısı yüzünden şizoid bir dünyada hapis kalmıştı.

"Erken çocukluğunda-kardeşinin gelişiyle yoğunlaşan kıskançlık nedeniyle-nefretinin arttığını ve zihinsel içeriklerinin çok erken dönemde aşırı derecede şiddetli hâle gelmiş olabileceğini açıkça merak ettim. (Burada, çocuğun yıkıcı duygularının ve düşüncelerinin çok erken farkına vardığı bir tür erken benlik gelişimini düşünüyordum; onun durumunda yaklaşık dört yaşından itibaren.)

Erken çocuklukta, onarıcı ve sevgi dolu bir kendilik ile nefret eden ve şiddet içeren kendilik arasında bir yarılma olduğunu varsaymak zor değildi. Nefretindeki artış çok fazla yıkıcı düşünceye yol açmış, bu da ona çocukken kötü olduğu fikrini telkin etmişti; bu fikre teslim olmuştu. Ebeveynleri iyi insanlar olduğundan ve ellerinde ciddi bir istismar yaşamadığından, nefreti, onlarda, kardeşlerinde ve kendisinde iyi olan her şeye yönelik yıkıcı bir kıskançlıkla birleşmişti; başkalarına ve kendisine yönelik sevgi duygularını acımasızca ortadan kaldırıyordu.

Gelişmeyi hak etmediğine inanıyor ve her yeni işe başladığında ya da yeni bir ilişkiye girdiğinde, yaşam sahnesini karanlık bir kötücüllükle gölgeleyerek kendisini bir Richard III'e dönüştürüyordu. Oysa gerçekte, işverenlerden birinin yaptığı gibi birinin 'onu görmesini' umutsuzca istiyordu; benim onunla çalışmamda da bu geçerliydi. Bütün bunlar ona umut veriyordu; fakat terapide bu umut son derece riskliydi ve sayısız kez bilinçdışı olarak beni haksız çıkarmaya zorlandı. Tekrar tekrar, onun bir canavar olduğu ve iyi duygularının yalnızca sahte ve geçici şeyler olduğu ortaya çıkıyordu."

Yürüyen Ölüler

Bollas, travma ile yaşamları biçimlenen kişilerin yaşamda askıda kaldıklarını ve kültürel olarak bunun yürüyen ölüler olarak tanımlandığını belirtir. Kişi ölmemiştir ama bir hortlak gibi yaşamaya devam eder.

"Olay-travmasıyla örselenmiş kişiler, kısmen gerçeğin kişisel olana müdahalesiyle tanımlanan askıda bir halde yaşarlar; popüler kültürde "yürüyen ölü" figürüne duyulan ilgi-bedenin ölümünden doğal bir olayla (çoğunlukla bir güneş patlaması, tuhaf bir fırtına ya da radyasyon) gömülmeye geçişi bozulmuş varlıklar-olay kaynaklı travma ile kişi kaynaklı travma arasındaki ayrımı kanıtlar.

Antonio'nun annesi, hepsinin hayatta kalmış olmasıyla kasvetli bir gurur duyardı; oysa çocukların her biri, kendi yolunda, var olabilen ama yürüyüşü ölüm ve depresif bir dönüşümün kanıtı olan birer "yürüyen ölü"ydü. Dönüştürücü figürler-anne, baba, aile kültürü-travmanın ardından çocukları diriltir; fakat bu dönüşüm kaçınılmaz olarak kederle doymuştur. Aile yeniden bir araya getirilirken, olayın etkisi aşılamaz ve bu, sonraki kendilikleri biçimlendirir.

Antonio kendisini yeniden inşa edilmiş bir çocuk olarak hissediyordu. Aileyi heba eden taşınma tarafından yıkılmıştı ve bunun unutulmamasını istiyordu. Hatırlayışı, başkasının huzurunda kendisini mutasyona uğratma biçimini aldı: sıradan, sevimli bir ilişki gibi görünen şeyi, başkasını köşeye sıkıştıran tuhaf bir patlamaya dönüştürüyordu."

Mutantlar

Bollas, travma ile parçalanıp dağılan kendiliğin yeniden bir araya gelip toplandığında artık bir mutant olduğunu ifade eder. Antonio kendini böyle tanımlamıştır. Yürüyen ölülerde ve vampirlerdeki ölmeme hali gibi mutantların "oluş halinde", "varoluşlarında" temelden bir değişiklik olmuştur. Bununla beraber, travmanın yarattığı yoğun çaresizliğe karşı bir savunma olarak tümgüçlü bir ögeye düşlemsel olarak mutlaka tutunurlar. Yürüyen ölülerde ve vampirlerde bu "ölmeme" olarak kendini gösterirken X-Men filmlerinde görülebileceği gibi bazılar "vahşi kurt" gibi pençelere, bazıları "bakarak öldüren" gözlere, bazıları "dokunarak donduran" ellere sahip olurlar. Bollas bunu "benliğin mutasyonel kendiliği yerinde tutma" çabası olarak tanımlar.

"Yıllar geçtikçe, birlikte çalıştığım bazı hastaları yeniden düşündüm ve onların da kendilerini mutant olarak gördüklerini fark ettim; ani bir değişimle dönüştürülmüş, yeni ve grotesk bir tür yaratılmış kişiler olarak... ve bu tür çoğu zaman kalıcı bir değişimi de haber veriyordu. Bir kuşaktan diğerine aktarılabilen, gündüzleri mezar taşlarının altında saklanan vampirler gibi ayrı bir ırk yaratan bir değişim.

Bu kişiler çoğunlukla şizoid kişiliklerdir; ancak şizofren bireylerin de, içlerinde bir olay tarafından dramatik biçimde değiştirildikleri duygusuna tanıklık ettiklerini düşünüyorum. Şizoid karakter, kendilik mutasyonunun yaşandığı dönemi daha kolay hatırlar. Şizofren kişi ise mutasyon anını ancak mitolojik biçimde düşünebilir; dünya dışı güçleri, gerçek genetik mutasyonları ya da çevresel mikropları çağırır-kendiliği kalıcı olarak değiştiren unsurlar olarak.

Yine de her ikisi de, farklı hâle geldikleri bir mutasyon anını hatırlar; bu an, içinde travma öncesi kendiliği, travmatik olayı, değişmiş kendiliği ve Winnicott'un[3] (1954) adlandırdığı biçimiyle "bakıcı kendiliği" barındırır. Kişiliklerinde bir değişim yaşadıklarını bilen bu bireyler, yeni karakterlerinin kendi deliliğine dönüşmemesi için kendiliklerini bir arada tutacak türden kişisel bir ebeveynliğe ihtiyaç duyarlar. Şizoid katılık ya da şizofrenik soğuk alarm, benliğin mutasyonel kendiliği yerinde tutma çabalarıdır.

Kendilerini psiko-gelişimsel olarak evrilmiş değil de mutasyonel olarak değişmiş hisseden insanlar, bu kader duygusunu etraflarında garip bir atmosfer yaratarak iletirler; tuhaf jestler, idiosenkratik hareketler ve zihinsel durumlarının garip sözel ifadeleriyle..."

Değişimin Anlamı

Bollas, mutasyonel değişim ile gelişimsel değişim arasındaki farklara dikkati çeker:

"Travmayla değişmiş birey, bu eksikliği bir arzu yapısına dönüştürür ve bundan böyle kendilik dönüşümünün ortamı olarak dramatik olayları arar. Oysa ruhsallığı doğal olarak gelişmiş bir kişi, kişisel tavrını (idiom) nesne seçimleri aracılığıyla yayarak, bu olağanüstü çözülmenin sessiz yönleriyle yoluna devam eder. Böyle biri için analiz; dinginlik, yalnızlık, tefekkür, sakin bir zorunluluk, çatışmalı bir yoğunluk ve ince değişimlerle, psişe-soma için gerçek bir yuva gibidir; mutasyonel ruh içinse bu atmosfer Arkadyen'dir (sade, doğal ve dingin) ve bu yüzden de engelleyici gelir.

Bir olayın travmasını yaşamış olanlar, kişisel olanı olayın yapısıyla başarıyla özdeşleştiremezler; çünkü olay, insanlar içerse bile, salt ruhsal olanın ötesindedir. Kökensel olabilecek bir öznellik, kendilikte ya da ötekinde yerleşilebilecek bir alan yoktur. Kişiyi aşan bir niteliktedir ama insanlarca yaratılmıştır. Olay tarafından mutasyona uğramış çocuk, bu nedenle, ötekinin varlığına değil, mutasyonel olaylılığın doğasına bağlanır. Bazılarının insanlar araması gibi onlar malign olaylar ararlar."

Travmatize olmuş kendilik, var oluşunu sürdürmenin derdindedir. Böyle birisi terapiyi aşırı sakin ve terapisti aşırı sessiz bulabilir. Kendilik travmanın yaşanış biçiminde göre bir dağılma halinde olduğu için hızla dış nesnelere dağılır ve ilişki bir olaya dönüşür. Terapist de travmayı deneyimlemek, dağılan parçaları algılayıp yorumlayarak bütünleştirmek zorundadır.

Travma ve Travmatik Anne ile Özdeşleşme

Bollas, travmanın kendiliği hem "gerçek kendilik ve sahte/mutant kendilik" hem de "yaşamda kalabilen kendilik ve yaşamı tahrip eden bir kendilik" olarak farklı biçimlerde ikiye böldüğünü Antonio üzerinden gösterir.

"(Antonio) Kişisel ilişkilerinde, analizde olduğu gibi, iyi kendiliğin yarattığı dünyayı, aniden ortaya çıkan bir mutasyonla parçalar; bu mutasyon, yaşantılanan deneyimin iyi huyludan travmatiğe dönüşümünü haber verir. Antonio'nun yaşamındaki insanlar, onun tarafından sergilenen ve akılda kalıcı bir başlangıcı, bir ortası ve bir sonu olan bir eyleme-vurmalar dizisine katlanmak zorunda kalırlar. Bu, işleri acılaştıran bir olaya benzer."

Bu haliyle Antonio'nun kendiliği, travma yaratan ve parçalayıp dağıtan çevre haline gelir.

"Analizin ortalarına doğru, Antonio'nun yarıp geçen olayla özdeşleşmesine dair kavrayışı, yeni bir malzemenin kristalleşmesine yol açtı. André Green'in "boş yas" (blank mourning) olarak adlandırdığı şeyi (Green, 1983, s. 146) yineleyerek sunduğu bir aktarım yapısının içinden çıkmak istemediği açık hale geldi. Bir süredir bu, küsüp geri çekilip benim tarafımdan yorum yoluyla "kurtarılmasını" beklemesi biçimini almıştı. Bu kurtarma da kendi başına yorumun nesnesi haline gelmişti... o yoksun kalacak, ben onu dönüştürecektim."

Aktarımın böyle bir ilişkiye evrilmesi ve kurtaranın "tümgüçlü kendilik" değil de terapist olması Antonio'nun "yaşatan çevreye" umudunun artmasını gösterebilir. Bu durumun yaşanmasıyla beraber konuşulabilir ve yorumlanabilir olması ve Antonio'nun "işten/terapiden ayrılmaması" asıl gelişme olmalıdır.

"... bu yaslı kendilik, canlı sözün öpücüğüyle uyandırılmayı bekleyen bir Uyuyan Güzel gibiydi. Bununla birlikte, yapısal olarak değişmesi hiçbir zaman amaçlanmamıştı; çünkü ölü nesne, yaşamla ölüm arasında bir romans içinde, varsayılan her canlı nesne için her zaman bir yem olarak kalacaktı."

Tabi ki bu gelişmelerin içerdiği saldırganlık yorum ve analizin ana konularındandır.

Yeniden Doğmuş Canavar

Bu noktada, mutasyon metaforu yalnızca betimleyici değil, yapısal bir anlam kazanır.

"Ancak travmatize olmuş kişi, tavrından (idiom) sürekli olarak başka bir şeye doğru radikal bir kayma yaşar; kendiliği, bir olaydan ve onun yapısından türemiştir. Burada 'yeniden doğmuş bir canavar' olarak kendiliğe özgü özel bir duyum vardır: öldürülmüş, sonra yeni bir biçimde diriltilmiş, travma tarafından mutasyona uğratılmış ve bu mutasyon yeni suretin bir parçası hâline gelmiştir.

Eğer olay Nachträglichkeit (sonradan etki) ise-Antonio örneğinde annenin ölümünün sonradan çağrılması-o hâlde başka bir şeye dönüşmek, annenin ölü bedenine yönelik gizli bir adanmışlık eylemidir.

Kendilikteki bölünme çocukluğun çok erken dönemlerinde kurulur. Birey, bir zamanlar var olmuş eski ya da gerçek kendiliğe dair bir duyuma sahiptir. Sonra, koşulların zoruyla türeyen sahte ya da mutant kendilik vardır.

İçsel ben ile sen arasındaki sıradan iç-ruhsal nesne ilişkisi-kendilik ile öteki arasındaki temel ilişkisel yapının doğal içselleştirilmesinden türeyen ilişki-grotesk bir ikiz tarafından dönüştürülür. Bu ikili ilişkide ben, eski gerçek-kendilik yapısının bir kalıntısıdır-yani gözlemleyen bilincin yeridir-ama artık, yeni bir yaratık olan bir "sen" ile ilişki içindedir.

Disosiye olmuş bir ben tarafından seyredilen bu yeni yaratık, kendi kinini taşır; çünkü insanî hiçbir ötekinin başarıyla yönetemeyeceği ya da onaramayacağı olayların bilimi tarafından 'Frankensteinlaştırılmıştır'."

Bollas bu makalede travmatize olmuş kişiyi; yürüyen ölü, mutant, Frankenstein gibi benzetmelerle tanımlar. Yürüyen ölüdür çünkü hareket ediyordur ama yaşayamıyordur ve ölmüyordur, mutanttır çünkü özü/DNA'sı değişime uğramıştır ve tümgüçlüdür, Frankenstein'dır çünkü ölü parçaları vardır ve bunları bir araya getirip hareket edebilmektedir.

Ani Kopuş ve Anlam Kaybı

Bollas yazısını Green'den bir alıntı ile tamamlarken özellikle çocuk için ani gelişen ve onun için bir felaket anlamı taşıyan anneden kopuşun altını çizer.

"Green şöyle yazar:

'Annenin ani gelişen bir yasla bebeğinden birdenbire kopması anında psişik yaşamda meydana gelen dönüşüm, çocuk tarafından bir felaket olarak yaşanır; çünkü herhangi bir uyarı işareti olmaksızın sevgi bir darbede yitirilmiştir.' (Green, 1983, s. 150)

Antonio'nun aktarımda bana sunduğu şey, çalışmamızın ilk yıllarında, işte bu tek darbede gerçekleşen kayıptı; kendi açısından herhangi bir anlamlı duygulanımsal bağlam olmaksızın, uyarısız biçimde ortaya çıkan ani ruh hâli değişiklikleri biçiminde tezahür eden bir kayıp.

Green'in savunduğu gibi, ani kopuş felaketi 'erken bir hayal kırıklığı oluşturur ve ... sevginin kaybının yanı sıra anlamın kaybını da beraberinde getirir; çünkü bebek olan biteni açıklayacak hiçbir şemaya sahip değildir.' (Green, 1983, s. 150)."

Annenin ruhsal olarak çöküşü çocuk için anlam veren, anlam taşıyan ve anlamlı olan çevreyi ve ilişkiyi de kaybetmesi demektir.

 

Bu makalenin pdf biçimindeki haline burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

 


[1] Bollas, C. (1999) Chapter 4 Dead Mother, Dead Child. The Dead Mother: The Work of André Green 36:89-109.

[2] Green, A. (1983) The dead mother. In On Private Madness, London: Hogarth Press and the Institute of Psychoanalysis, 1986.

[3] Winnicott, D.W. (1954) Metapsychological and clinical aspects of regression within the psycho-analytical set-up. In Collected Papers: Through Paediatrics to Psychoanalysis London:  Hogarth Press and the Institute of Psycho-Analysis.